Kadir Tepe yeni bir söyleşi dizisini gündemine almıştı. “İyi Değil Gerekli Müzik” başlığı, müzikle şiirin aynı çizgide buluştuğu bir duyarlığa işaret ediyor. Serinin ikinci konuğu ise Yedinci Ev’in solisti ve söz yazarı Birkan Nasuhoğlu; konuşmaya kendi sesinin ve sözünün aralığından yeni bir ton ekliyor.
Sanatın kırılganlığını unutmadan üretmeyi seviyorum. Gaddar davranacaksam da bunu uzatmıyorum; ya bir notanın vuruşunda ya da koca bir şarkı sözünün tek bir cümlesinde bitiriyorum.

Selam Birkan abi,
“Yedinci Ev”den bugüne uzanan üretim yolculuğuna bakınca, şarkıların yalnızca birer müzik eseri olmaktan öte, çağının duygusal reflekslerine dönüşüyor. Onlarda hem kırılgan hem dirençli bir taraf var; bir yandan kalbi koruyan, diğer yandan kalbe dokunan her şeyi sorgulayan bir dil kuruyorsun. Bu yüzden senin üretiminde “iyi müzik” yapmakla “gerekli olanı söylemek” arasında bir çizgi değil, bir gerilim var gibi.
Sormak istediğim şu: Senin için asıl itici güç nedir? Güzeli aramak mı, yoksa duygusal anlamda gerekli olana ses vermek mi? Müziği senin gözünde yaşatan şey estetik mi, ihtiyaç mı? “Varsa Yoksa” tam olarak bu denklemin neresinde duruyor?
Selamlar, bu nazik sohbet davetin için teşekkür ederim. Benim en büyük ilham kaynağım, hayatın ta kendisi ve bana yaşattıkları. Sokaklar, tesadüfler, hiç aklımın ucundan geçmeyecek hikâyeler derken, hayatın içinde yaratıcılığımı besleyen çok şey var. Bunları, zaman içinde geliştirdiğim ve hâlâ geliştirmeye devam ettiğim estetik anlayışımla harmanlayarak, yaptığım işle duygularımı insanlarla paylaşma imkânı buluyorum.
Üretmek benim için daha çok sağlıksal bir ihtiyaç gibi; fakat bunu hiçbir zaman “ihtiyaç” olarak tanımlamıyorum. Varsa Yoksa, solo kariyerimde yayımladığım ilk şarkı ve bugün hâlâ en çok dinlenen işlerimin başında geliyor. O dönem Heybeliada’da bir çatı katında yaşıyordum ve şarkının ortaya çıktığı ilk anı çok iyi hatırlıyorum. Bir anda evin balkonunda belirivermişti. Bu ilk sinyalin ardından ıslık ve Elçin’in sesi kulağımda çınladı.
Şarkıyı, solo projelerimde sıkça tercih ettiğim hücum kayıt tekniğiyle kaydettik; sade bir kapakla yayımlandı ve “bam”, şarkı dinleyiciyle buluştu. Viral listelerinden dizi sahnelerine uzanan bir yolculuğu oldu ve bu yol hâlâ devam ediyor.
Aslında kendime ve sektördeki arkadaşlarıma sık sık söylediğim şey şu: Hangi şarkının ne kadar dinleneceğini kesinlikle öngöremiyorsunuz. Mühim olan üretmek ve gerçekten ürettiğiniz şeyin ruhunuzdan geldiğine emin olmak.
“Ne Çok Şey Birikti İçimde”den “Anlat Ona”ya, “Sarhoşum”dan “Sevsene Beni”ye uzanan o hat boyunca sanki bir iç iklimin haritası çiziliyor. Her şarkıda başka bir kalp atımı, başka bir yara izi. Melodi çoğu kez sadece eşlikçi; asıl yükü söz taşıyor. Sanki senin üretiminde müzik, kelimelere alan açmak için geri çekiliyor.
Bu yüzden dinlerken bir şarkıcıdan çok, kalbiyle anlaşmaya çalışan bir anlatıcıya, bir “söz emekçisi”ne kulak veriyor gibiyiz. Şiir ile müzik arasındaki o ince çizgide yürürken, senden taşan şey bir “şarkı” değil de sanki bir iç sızı, bir tanıklık gibi.
Benim merak ettiğim şu: Bu yolculuk nerede başladı? Bir şarkının melodisinde mi, yoksa bir cümlenin yastığında mı? Seni bu dile, bu yakarışa yönlendiren şey; tesadüfen dokunulmuş bir tını mıydı, yoksa kelimelerin taşıdığı ağırlığa kapılmak mı? Ve son olarak: Sen mi şarkılarını yazıyorsun, yoksa onlar mı seni anlatmanın yolunu buluyor?
Sorunun net cevabı kesinlikle şu: Şarkılar, beni anlatmanın bir yolunu buluyor. Gitarla 10 yaşımdayken tanıştım. Bilmediğim bir şehirden yine bilmediğim başka bir şehre taşındığımız için kendimi oldukça yalnız hissediyordum. Ablamla ve ailemle kurduğumuz yakın ilişki bir noktaya kadar yeterli geliyordu; fakat içimde başka bir yere dokunan daha samimi, daha somut bir ihtiyaca ihtiyacım vardı.
Önce bir devlet çocuk korosunda kendime yer bulmaya çalıştım ama aradığım şey o değildi. Ailem, müzikle ilişkimi 4–5 yaşlarıma kadar götürerek anlatır. Bir enstrüman çalma fikrine oldukça bilinçli bir şekilde yakındım. Gitar kursuna yazıldığımda gitarın boyu neredeyse benim boyumdan uzundu; ama olsundu, zaten henüz gitar çalmayı bilmiyordum. Kursun sınav sonuçlarında adımı üst sıralarda görmek beni daha da teşvik etti. Mutlu olduğum yerde daha çok zaman geçirmek istedim.
Önümdeki akorlara bakıp bir şarkıyı eksiksiz çalabildiğimi fark ettiğim o anda, içimden “kendi şarkılarımı yapabilirim” dedim. 14–15 yaşlarımdayken ablamın okuduğu şiir kitaplarından destek alarak kendi şarkılarımı yazmaya başladım. Mecburi dinleyicilerim olan aile üyelerim gidişattan memnundu; ama asıl memnuniyet benim içimdeydi. Çünkü artık yalnız değildim. Kocaman bir sırdaşım, yakın arkadaşım, dostum vardı. Hayali bir arkadaş gibi düşünün, ama dokunabildiğiniz, yönlendirebildiğiniz bir şey…
Bu yüzden özellikle 20’li yaşlarımın başında yaptığım şarkılar —ki Yedinci Ev’in ilk albümü buna örnektir— hep yalnız bir insanın ağzından söylenir. Ya bir kadın gitmiştir ya da derin bir hüzün vardır. Çünkü gitar, hayatımdaki yalnızlığın sesiydi.
Şimdilerde ise her şey daha farklı bir yerde. Artık daha kontrollü üretebiliyorum. Bunun iyi bir şey olup olmadığından emin değilim. Kendimi sorguladıkça fark ettiğim durumlar bunlar.

Bir şarkı bazen bir ışığın ürkek parıltısıyla başlıyor; sanki kalp yeniden inanmaya, dünya yeniden anlatılmaya razıymış gibi. Ama o ışığın ardından gelen gölge, bütün o inancı başımıza bir tuğla gibi düşürüyor. Senin müziğinde bu ikilik hep var: Parıltı ile karanlık, umut ile yorgunluk, güzellik ile çıplak gerçek.
Bu karşıtlıkların arasında sen hangi çağın renkleriyle boyuyorsun şarkılarını? Dijital çağın ekran ışığında solmuş bir mavilik mi rehberin, yoksa insanlığın hiç dinmeyen karanlık damarlarından süzülen paslı tonlar mı?
Kırılganlık senin için bir estetik tercih mi, yoksa çığırtkan bir başkaldırının en dürüst biçimi mi?
Bir şarkıyı söylerken sahnede hakikati mi arıyorsun, yoksa o hakikatin seni de maskeleyip başka bir surete dönüştürmesine mi izin veriyorsun?
Ve “gelenek” dediğinde: Geçmişin raflarında bekleyen bir süs mü, yoksa bugünü kemiren, hâlâ diri ve dişleriyle konuşan bir kudret mi senin için?
Belki de asıl mesele, her şarkıda yeniden doğan bir kimlik meselesidir. O hâlde sormak gerekir: Seni dinlerken biz hangi yangının içindeyiz — iç sessizliğinde kendi çağını imal eden bir şairin yaşı mı, yoksa çağın gürültüsünde hâlâ kendi iç sesini duymaya çalışan bir insanın mı?
Müzik zamansızdır. Ben öleceğim fakat şarkılarım yaşamaya devam edecek. Hiçbir şarkıyı da o ilk andaki gibi bir daha çalıp söyleyemem; ne yaparsam yapayım birebir aynısını üretmek mümkün değil. Bu yüzden her konser, her kayıt benim için biriciktir. Sanatın kırılganlığını unutmadan üretmeyi seviyorum. Gaddar davranacaksam da bunu uzatmıyorum; ya bir notanın vuruşunda ya da koca bir şarkı sözünün tek bir cümlesinde bitiriyorum. Yaptığım her şarkı önce bana iyi gelmeli. Asıl amacım iyileşmek çünkü. Eğer birilerinin hayatına dokunup kendi dışımdakilere de iyi gelirse, o zaman ne mutlu bana.
Sözlerinde bir şairin dili var ama sadece o değil; aynı zamanda bir ses anatomisinin keskin bıçağı da gizli. Sözcükleri kırıyor, biçimi tersine çeviriyor, sonra yeniden öyle bir örüyorsun ki, kulağa hoş gelmekten çok içe işleyen bir yara izi bırakıyor. “Diken” bunun en çıplak örneği — dinledikçe kanamak istiyor insan, çünkü o acının içinde bir tür saflık var.
Ben kendi şiir yolculuğumda da o saf titreşimi duydum; biçimin duygudan beslendiği, duygunun biçimi dönüştürdüğü o kırılma anlarını.
Ama asıl merak ettiğim şu: Sen kelimeleri müziğin sesine yaslarken, hangi çağın ruhuna dokunuyorsun? Bu yabancı imge evreninde kendi sesini nasıl buluyorsun?
Zira “iyi müzik” yapmak artık yetmiyor; gereken şey, insanda yankı değil, iç patlama yaratacak “hakiki müzik.”
O sesi senin içinden koparan şey nedir peki — kelimenin yaralayıcı çıplaklığı mı, yoksa müziğin seni çağırdığı o anarşik sessizlik mi?
İlk sorunun cevabında da söylediğim gibi, benim ilham kaynağım yaşadığım hayat. Bu yüzden şarkılarımda bir gerçeklik hissi duyuluyor olabilir. Örneğin bir şarkıda bahsettiğim aşk acısını birebir yaşamamışımdır ama o duygularla boğuşan birine mutlaka tanık olmuşumdur. Zaten duygularımız da bir kahve gibi demlenir; zamanla, ağır ağır anlaşılır. Bugün yazdığım bir şarkıda anlattıklarımı belki yıllar önce yaşamışımdır. Bunu ben bile tam olarak bilmezken insanlara kesin bir tarif vermek doğru gelmiyor.
Diken şarkısından örnek vermişsin… Diken’i yazdığım dönemde keyfim oldukça yerindeydi. Ama hangi kendi zamanımı ya da kimin iç döküşünü anlattım, doğrusu ben de bilmiyorum. Ben önce şarkının müziğini ortaya çıkarırım. Müzik bana kelimeleri fısıldar; ben de o kelimeleri şarkının uygun yerlerine yerleştiririm. Çalışma şeklim hep böyle oldu. Bu yüzden her kelimenin müzik içinde bir yeri ve görevi vardır. Şarkıyı söylerken de bu duygunun bıraktığı izlere sadık kalırım.

Bazı insanlar konuşurken kelimeler kendiliğinden bir mekân kurar; seninki ise daha çok bir yankı odası gibi — her şey hem içeriden geliyor hem de dışarıdan duyuluyor. Belki de mesele, şarkı yapmak ya da şiir yazmak değil; nefes almanın başka bir biçimini bulmak. Sesin, seni hayatta tutan bir refleks mi, yoksa içindeki sessizliği kontrol altına alma çabası mı?
Bir şarkının peşinde yürürken gerçekten nereye varıyorsun? Kendi içinin koridorlarına mı, yoksa dinleyenin bilmediği bir çatlağa mı? Belki de üretmek, yaşamanın değil; yaşayamamanın başka bir yöntemi.
Sence sanat, iyileştirici bir kuvvet mi hâlâ — yoksa sadece, insanın kendi yarasına tuttuğu bir ayna mı?
Sanat, herkes için farklı bir anlam taşır kuşkusuz. Kimi zaman yalnızca enerjik hissetmek için müzik dinlersin, kimi zaman kendini kültürel olarak beslemek için bir sergi gezersin. Ama her hâlükârda, sanatın içinde var olursun. Çünkü sanat, insanın her duygusuna eşlik edebildiği için başlı başına güçlü bir alandır.
Ben üretimin ilk anlarını her zaman çok seviyor ve kıymetli buluyorum. İlham perisinin omzuma dokunduğu o an, sanki bambaşka bir diyara geçiyorum. O sıradaki mutluluğun ve huzurun benim için tarifi yok. Elbette üretmekte zorlandığım dönemler oluyor; fakat o güzel anı yeniden yaşayabileceğimi bilmek, durduğum yerde bile beni motive etmeye yetiyor.
Belki de sen müziği kurmadın; müzik seni kendi ritminde büyüttü. Tellerini gerdi, sesini ayarladı, acını ritme dönüştürdü. “Gerekli müzik” dediğin şey, belki de kendi hikâyenin intikamıydı — kelimelerin değil, sustuklarının ses bulmuş hâli. Her şarkın, yaşanmış bir sarsıntının izini taşır; bizse o sarsıntının içinde sessizce duran dinleyicileriz.
Peki gerçekten kim üretiyor bu sesi? Sen mi, yoksa seni baştan sona besteleyen hayat mı? Çünkü bazen, şarkı susar, ama bestelenen insan susmaz.
Üretmek için sağlık koşullarım elverdiği sürece üretmeye devam edeceğim. Eserlerim zaten ölümsüz; onlar her zaman var olacak. Ben, duyguların insanlara ve yaşayan her canlıya aktarılmasında bir aracıyım. Birkan Nasuhoğlu’nun hayatta en iyi bildiği ve anladığı şey şarkı yapmak oldu. Bu şarkıları kendi sesimle söyleyebilmek ise ayrı bir şükür sebebi. Bana verilen bu yeteneğin hakkını vermek için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum.
Verdiğin her cevabın ötesinde, senin müziğin bana hep yön gösterdi. Şimdi düşünelim — sahne sessiz, ışık sende. Tek bir şarkı söyleyeceksin. Hangi melodiyi seçersin ki o an, bütün geçmişinle aramızda köprü olsun?
Bu soru benim için oldukça zor; cevabım her gün değişebilir. Yine de benimle bir bağ kurmanız adına peş peşe çalacağım iki şarkı olurdu: önce “Ne Yapayım Bari”, ardından “Bahar Geldi Zaar.”
Özenle hazırlanmış sorular için teşekkür ederim, keyifle cevapladım. Gelmek istediğin bir konserimiz olursa seni şimdiden davet etmek isterim. Haberleşmek üzere, sevgiler.

Devam edecek…
Görsel Tasarımcı: Umut Durmuşoğlu