Subscribe Now

* You will receive the latest news and updates on your favorite celebrities!

Trending News

Ruhsatsız

DOĞAN DURU İLE “İYİ DEĞİL GEREKLİ MÜZİK” ÜZERİNE | Kadir Tepe
Söyleşi

DOĞAN DURU İLE “İYİ DEĞİL GEREKLİ MÜZİK” ÜZERİNE | Kadir Tepe 

 

Kadir Tepe yeni bir söyleşi dizisini gündemine aldı. “İyi Değil Gerekli Müzik” başlığı, müzikle şiirin aynı duyarlıkta kesiştiği bir alanı işaret ediyor. Serinin ilk konuğu ise Redd’in solisti, ritim gitaristi, söz yazarı, besteci ve tenor Doğan Duru.

 

 

Çağın ve yaşadığımız yerin rengi koyu gri. Her şeyin gerçeğiyle sahtesinin iç içe geçtiği, karanlığın ortasında fosforlu bir pejmurdeliğin ve şaşalı vasat söylemlerin “yokluk” nedeniyle manalı bir çümbüş sanıldığı bir yerdeyiz.

 

 

 

 

 

Selam Doğan abi, umarım iyisindir.

Redd, yıllardır yalnızca üretmekle kalmayan; her şarkısıyla kuşağını da, sonraki kuşakları da yaralayan, besleyen, kışkırtan bir grup. Yeni albümünüz “Simulakrum” dinleyiciyle buluştu. Siz sahnede ve stüdyoda durmaksızın üreten, sözüyle düşünceyi, müziğiyle duyguyu yerli yerine çakan bir topluluk olarak anılıyorsunuz.

Peki bu kesintisiz arayışın, hiç sönmeyen üretim ateşinin sırrı nedir? Sizce mesele “iyi müzik” yapmak değil de, “gerekli müziği” doğurmak mıdır?

 

İyi müzik yapmak teknik bir mesele ama biz hiçbir zaman yalnızca nota dizisine, melodik yapıya ya da sözler bütününe indirgenmiş bir şeyin peşinde olmadık. Daha çok kendimize dair ifadeyi kapsayan bir dilin bizde özgünleşip bir sound olarak dışa vurmasını hedefledik. Çünkü bazen konuşarak anlatamadığımızı ifade etmenin yolunu aramak ve bu arayışı “bulmamak” üzerinden tanımlamak daha doğru geliyor. Bu yüzden arayışın devamlılığı üretimi sürekli kılıyor. Belki de bu yüzden sürekli yazıyor, söylüyor ve devam ediyoruz. Çünkü susmak, bize göre, yavaş yavaş ölmekle aynı şey. Aradığını bulduğunu düşünmek de öyle.

 

 

Kirli Suyunda Parıltılar’dan Hayat Kaçık Bir Uykudur’a, Mükemmel Boşluk’tan Simulakrum’a; singıllarınızdan solo çıkışlarınıza uzanan bir serüven var. Bu yolculukta sadece melodiyi değil, sözüyle de iz bırakan, adeta şair tavrıyla ilerleyen bir topluluk gibi görünüyorsunuz. Siz, reddeden ve kelimeleriyle ateş açan bir “Ruhsatsız” gibisiniz.

Merakım şu: Şarkı sözlerinize uzanan bu yolculuk nasıl başladı? Hangi içsel sancılardan, hangi dışsal çarpışmalardan doğdu? Şiir ile müzik arasındaki bağı siz hangi çatlakta, hangi damarında buluyorsunuz?

 

Söz bizde hiçbir zaman müziğe hizmet eden bir süs olmadı. O, bir direniş biçimi. Kuşakların giderek susturulduğu bir dönemde kelimelerin gücü çok daha öne çıkıyor. Bu nedenle şarkı sözüyle şiir arasındaki çizgi bulanık bence. Şarkılarımız duygudan çok tanıklıktan doğuyor ve duygularla sarmalanıyor. Dışarının gürültüsüyle içerinin sessizliği çarpışınca ortaya çıkan karmaşayı bir sound eşliğinde dinlenebilir hale getiriyoruz. Hem şiirin hem hayallerin hem de sesin sonucu olarak şarkılar ortaya çıkıyor.

Şarkılarınız ışığıyla büyülerken, gölgeleriyle insanı duvara çarpıyor. Siz bu tabloda hangi çağın renklerini sürüyorsunuz, hangi çirkinliğin maskesini indiriyorsunuz?

Bizim şarkılar umut taşır ama o umuda kolay ulaşmaz. Her ışığın ardında bir gölge vardır. O geçişkenliğin sınırını bilen ya da gören olmaz; keskindir o çizgi. Belki de sanat tam da o görünmeyen yerde doğuyor.

Çağın ve yaşadığımız yerin rengi koyu gri. Her şeyin gerçeğiyle sahtesinin iç içe geçtiği, karanlığın ortasında fosforlu bir pejmurdeliğin ve şaşalı vasat söylemlerin “yokluk” nedeniyle manalı bir çümbüş sanıldığı bir yerdeyiz.

Yetenekten uzak, bu yönüyle de ciddiye alınmayacak çürüklerin milyonlar tarafından alkışlandığı bir yerde, en çok kendi sahiciliğinden üretim çıkarmaya çalışan gençler adına üzgünüm.

Biz maskenin ardındaki çirkinliğe savaş açmış bir grup değiliz; maskelerin ardından bize savaş açan insanlar da artık umurumuzda değil. Eskiden bu konu bizi ilgilendirirdi; daha gençtik, arkamızdan iş çevirenlere karşı canımız sıkılabiliyordu. Ama biz her zaman kendimizi rahat ve açık şekilde, cesur bir dille ifade ettik. Maskeli çirkinlerin de artık maskeleri yok; çünkü kötülük artık maske istemiyor. Herkes açık ve seçik bir biçimde hızlıca ve rahatlıkla kötüleşebiliyor.

 

 

Sözlerinizde yalnızca bir şairin dili değil, aynı zamanda bir başkaldırı estetiği var; sanki kelimeyi kırıyor, biçimi parçalayıp yeniden kuruyorsunuz. Ben de kendi yolculuğumda, şiirime sızan biçim arayışlarında bu titreşimi duydum.

Sormak isterim: Siz, yabancı imgelere yaslanırken bu sahte dünyanın kulak zarına hangi hakikati patlatıyorsunuz? Asıl itkiyi size veren, kelimenin çıplak yarası mı, yoksa müziğin çağırdığı kelimelerin açtığı anarşik çatlaklar mı?

 

Benim için kelime hâlâ canlı bir şey. Doğru yerinde söylersen seni de yaralayabiliyor. Müziğin içinde o yarayı hissetmek istiyorum. Çünkü steril bir şeyde duygu olmuyor; mükemmel hayat tecrübesi ruhsuzdur. Ben hatayı, çatlağı, nefesi seviyorum. Orada insan kalıyor ve bazen o yanlışlar bir şarkının en vurucu anına dönüşüyor.

Gerçekmiş gibi yapan her şeyin ortasında biraz gerçek kalmaya çalışmak zor. Ama birçoğumuz hâlâ deniyoruz. Bitmeyen bir küstahlığın içinde kendini ifade ettiğinde küstah algılanıyor olmak en kötüsü. Küstahlığı bile hak olarak gören bir alkış makinesine karşı ifade her zaman onların işine gelmeyen bir yöntem oluyor. Falanca her şeyi diyebilir, ama sen o falancaya tek cümle edemezsin. Çünkü onu destekliyorlar, seni değil. Bu bir iktidar sevdalısı fikrî yığılma.

Sanat, direncin ürünüdür. Direnmeyeni “kutsal falanca” yapan bu alkışmatik, sesini çıkaran birine her zaman küstah gözüyle bakıyor. Çünkü önce falanca konuşmalı. Biz o falancaya inanmıyoruz; sahteliğini biliyoruz, tanıyoruz onu.

 

 

Edebi bir konuşmaydı bizimkisi. Şimdi merak ediyorum: Seni besleyen şey nedir — okuduğun tek bir dize mi, bir yüzün ansızın açığa çıkan tanıklığı mı, yoksa hiç dinmeyen o mükemmel boşluk hissi mi? Şair kelimelerden bir sığınak örerken, müzisyenin şiirle kurduğu o gizli ortaklık hangi anda görünür olur?

Hayatı nasıl süzüyorsun; kalabalığın görünmez geriliminde mi, yoksa kendi içine düşen çatlaklardan sızan ışıkta mı? Etkilenmek dediğimiz şey, bir mirasın ağırlığını devralmak mıdır, yoksa insanın kendisine bile yabancı kaldığı ânı yakalayabilmesi mi?

 

Beni en çok yalnızlık besliyor. Romantik bir yalnızlık değil bu; dünyanın sesini biraz uzaktan duymanın hali. Bir cümle, bir yüz, sokaktan geçen bir surette gördüklerim ya da göremediğimden yarattığım kurmacalar… Hepsi duygusal dünyama gelen ve giden yolcular. Hiçbiri tek başına ilham değil ama birikiyor. Sonra bir gün, o birikmiş sessizlik bir şarkıya dönüşüyor.

Ben hayatta en çok kendi içime düştüğüm anlarda dünyayla bağ kurabiliyorum. Belki de müzik o yüzden var. O kadar sessiz bir hayat yaşıyorum ki, günlerce kimseyle konuşmadığım oluyor. Şu an kısa bir tatildeyim; zorunlu ihtiyaçlar dışında üç gündür kimseyle konuşmadan insanları, şehri izliyorum. Kendimi bazen nesne, bazen özne, bazen yüklem, bazen virgül yerine koyuyorum. Bu sessizlik sonunda bir şarkıya dönüşüyor.

 

 

Seni “gerekli müzik”e iten şey nedir — ihtiyaç mı, öfke mi, yoksa kelimelerin ve seslerin kurduğu o kaçınılmaz zorunluluk mu?

 

Ben hâlâ bir şarkının insanı değiştirebileceğine inanıyorum. Belki dünyayı değil ama bir anı, bir duyguyu, bir düşünceyi… Birilerine “yalnız değilsin” diyebilmek güzel bir his, bunu yapabildiğimizi düşünüyorum.

Biz çağdaşlarımız gibi tüccar zekâsına sahip olmadık. Kimileri buna “başarı” diyor ama ben öyle görmüyorum. Oyunun kurallarına uymak ve herkese gülen bir yüzle yaklaşmak, bence başarının adı değil.

Otuzlu yaşlarımda sesimden bile şüphe ettiğim zamanlar oldu. Çünkü hiçbir yeteneği ve kalbi olmayan insanların şarkıcı, müzisyen, sanatçı olabildiğini gördüm. Sesimden şüphe ettiğim için kendime kızdım. Oysa her sanatçı kendinden şüphe ederek yoluna devam etmeli; böylece gelişir. Zaman alsa da, bir kısmınız kim olduğunu anlıyor.

Redd, en çok zorbalanmış gruplardan biridir ve hâlâ devam edenler var, olacak. Açığımızı bekleyen sırtlanlar… Başka meslekler bulsunlar.

 

 

Verdiğin her cevabın ötesinde, bana yön veren müziğin için sana teşekkür borçluyum. Şiirlerimin içinde yaşayan bir karakterim var: Feyza. Bitmeyen bir hikâyenin başkahramanı. O hikâyeye yeni bir sahne eklemek için, tam da onu tanıdığım günün üçüncü yıl dönümünde, REDD konserinde buluşmayı isterim.

 

Teşekkür ederim. Bazen bir şarkı, bir karakterin yaşamaya devam ettiği yerdir. Tıpkı Pessoa’nın heteronimlerinden biri gibi; her biri başka bir ruh hali, başka bir yalnızlık biçimi. Senin Feyza’n da öyle anlıyorum; kendi içinden doğmuş ama artık senden bağımsız yürüyen biri. Konserimize ikinizi de bekliyoruz.

 

 

 

 

Devam edecek…

 

 

Görsel Tasarımcı: Umut Durmuşoğlu

Related posts

Bir yanıt yazın

Required fields are marked *