Subscribe Now

* You will receive the latest news and updates on your favorite celebrities!

Trending News

Ruhsatsız

EMNİYETSİZ YENİ DÜNYADA ÎTİKAT EMNİYETİ | Semih Samyürek
Deneme

EMNİYETSİZ YENİ DÜNYADA ÎTİKAT EMNİYETİ | Semih Samyürek 

 

ABD, İkinci Cihan Harbi’nden sonra dünya sisteminin dümenine geçince hedef düşman olarak Sovyetler Birliği’ni belirledi. Bu bağlamda Soğuk Savaş boyunca bir ihâta stratejisi güttü ve Sovyetlerin etrafını hem coğrafi hem iktisadî olarak ördü. Diyalogla çözülmesi mümkün olmayan Sovyetler, nüfuz alanı paylaşımıyla dize getirildi. Nitekim Soğuk Savaş’tan galip çıkan ABD oldu.

21. asrın arifesinde tek süper güç olarak dünya sahnesine çıkan ABD, yeni hedef olarak küresel liberal düzeni berkitip bir “Pax Romana” inşa etmeyi seçti. Bu kapsamda üçüncü dünya ülkeleri ve gelişmekte olan ülkeler olarak yaftalanan coğrafyalara bol miktarda demokrasi, özelleştirme ve serbest piyasa ihraç edildi. ABD’den ithal mal kullanmaya hevesli pek çok ülke de bu dayatmaları gönülden kabullendi. Fakat bugün yeni bir noktadayız.

ABD’nin çobanlığında kurulan liberal, özgürlükçü, demokratik dünya düzeni algısı tüm hegemonik saldırıya rağmen tutmadı. Peki yerine daha matah bir şey mi kondu? Elbette hayır. ABD’nin tutmayan Soğuk Savaş Sonrası Stratejisi (4S) bugün yeni bir denkleme geçişi icbar etti. 4S’yi şöyle tanımlayabiliriz: ABD riyasetinde müşterek bir emniyet sisteminde bütünleşme ve demokratik bir “sulh mıntıkası”nın tesisi. Bu çerçevede savunma stratejilerinin gayrimillileştirilmesi ABD tarafından resmen dile getirildi ve uygulamaya geçirildi.

“Pax Americana” ya da 4S olarak isimlendirdiğim bu yeni strateji, kimi resmi binaların —örneğin Hazine Bakanlığı Binası— Palladyan mimariye göre inşa edilmesi gibi Roma İmparatorluğu’na öykünülerek geliştirildi. Ancak hayaller tutmadı. Dünya son 30 yılda daha müreffeh bir hâle gelmedi, savaşlar dinmedi. Hatta Sovyetlerin çöküşünün ardından bazı Batılı yazarlar, “Her ikisinde de McDonald’s bulunan iki memleket hiç harp etmemiştir” şeklinde analizler yapmıştı. Bugün bu analizin çürüdüğünü ve 4S’nin çöktüğünü daha iyi görebiliyoruz.

Bu çöküş bir günde olmadı. Mezkur 30 yıl; ABD’nin Körfez Savaşı’na “başarıyla” müdahil olmasıyla başladı. Akabinde Güney Afrika’daki Apartheid rejimi sona erdi, Dünya Ticaret Örgütü kuruldu, Bosna Savaşı hallolundu, IMF tarihinin en yüksek kredilerini dağıttı, AB Euro’ya geçti. Tüm bunlara rağmen 21. asırda ters giden bir şeyler oldu.

 

 

Sovyetler Birliği yıkıldığında Çin GSYİH sıralamalarında 10’uncu sıralarda gezmekteydi. 34 yılda Çin ekonomisi 50 kat büyüdü. Bugün dünya çapındaki elektrikli araç satışlarının %60’ı Çin’in elinde. Rusya ise ilk şoku atlattı ve enerji kaynaklarının desteğiyle, demokratik olmayan bir usulle toparlandı. Demokratik dünyaya dahil olmadan ayakta kalmayı başardı. Ardından Irak ve Afganistan işgalleri geldi. Bu işgallerin maliyeti ve kârsızlığı, ABD’nin Çin’i liberal dünyaya entegre etme konusundaki başarısızlığıyla birleşince Trump çağına geçiş kaçınılmaz oldu.

Böylece —ne yazık ki— küreselleşme çağının selâsı çalındı. 2018’de imzalanan USMCA, ABD-Kanada-Meksika arasında Çin pazarını dışlayan bir anlaşma oldu. Avrupa Birliği, Japonya ve Güney Kore ile benzer anlaşmalar yapıldı. “Gümrük savaşları” adı verilen pek çok önlem hem Trump hem Biden döneminde hayata geçirildi.

Çin’i dışlama hedefindeki ABD, çeperindeki ülkeleri “ABD pazarı” olarak ayırmak istiyor. Soğuk Savaş’a benzer şekilde iç içe geçmiş iki pazar yerine hudutları belirlenmiş iki ayrı pazar: “ABD Pazarı” ve “Çin Pazarı.” Trump’ın “Önce Amerika” sloganı da bu bağlamda anlam kazanıyor. Amerika, sanayi üretimini yeniden kendi topraklarına çekmeye çalışırken pazar ayrışmasını da hedefliyor. Çünkü Çin’in devlet kapitalizmi, ABD’nin liberal kapitalizmine üstün geldi.

Liberal pazarı askerî ve iktisadî yönden sübvanse eden ABD, açık kaynak yazılımların kırdığı teknoloji tekeli başta olmak üzere birçok sektörde gücünü kaybetti. Havacılık, gemicilik, çip ve nadir elementler de bu kayba eklendi. Böylece ABD, dünyayı sübvanse etmesine rağmen istediği kârı alamayan müflis tüccar pozisyonuna düştü.

Bu tahlilleri ABD’ye kıymet verdiğim için yapmıyorum; ABD’nin kendi milli emniyetini tartıştığını göstermek için yapıyorum. Amacım “bakın ABD ne durumda” demek değil, “bakın Türkiye ne durumda” diyebilmektir. Biz milli emniyetimizi, milli menfaatlerimizi, milli hedeflerimizi, milli pazarımızı tartışmıyoruz. Meselemiz Türkiye olmalıdır.

Türkiye, ABD’nin kırılan tekellerinden içeri sızan Çin gibi, stratejik sektörlerde atılım yapmalıdır. ABD’nin yeni NATO stratejisi kapsamında müttefiklerinin askerî harcamalarını artırmasını istemesi paralelinde, biz de milli savunma hamleleri yapıyoruz. Bu hamleler, stratejik sektörlerin tümünde vücut bulmalıdır. Ancak o zaman Türkiye’nin istiklâle doğru adım attığından söz edebiliriz.

Türkiye’de son dönemde zorunlu eğitim tartışmalarını da bu bağlamda değerlendirebiliriz. ABD, iş yapmaya muktedir işçi ihtiyacı hissettiği için eğitim sisteminde düzenleme tartışmaya başladığında, benzer tartışmalar bizde de gündeme geldi. Meslek liseleri ağırlıklı bir eğitim için liselerdeki 4 yıllık zorunlu eğitim kaldırılmak isteniyor.

Bugün Dünya Ticaret Örgütü’nün ticareti düzenleyen temel kaideleri delik deşik. Başta ABD olmak üzere DTÖ fiilen lağvedildi desek yeridir. ABD, Çin’in liberal demokrasiyle kendisine benzeyeceği umudunu uzun süre korusa da Çin’i yolundan saptıramadı. İronik biçimde Trump’ın şahin politikalarıyla ABD, Çin gibi hareket etmeye başladı. “Trumplaşan dünya”ya belki de “Çinleşen dünya” dememiz yakındır.

Türkler, bu karmaşanın ortasında, her döneme uyum sağlayan bugünkü iktidar ile küreselleşme çağını takip etme hülyasına kapılan muhalefet arasında sıkışmış durumda. Bu sebeple evvela îtikadımıza sıkı sarılacak yolları bulmalıyız. Osmanlı Batılılaşması ile başlayan “denge politikası” sürerken Türklerin damarlarında hâlâ yüksek oranda ABD ve İsrail karşıtlığının olması en büyük hazinemizdir. Vaktine hazır olmanın şerefine talip ve talebe olmalıyız.

Related posts

Bir yanıt yazın

Required fields are marked *