Tarih; milletlerin hayatında ve hafızasında yer eden büyük kırılma anlarıyla doludur. Bu anlardan biri de gâvur takvimi ile 1823 yılında Amerika Birleşik Devletleri başkanı James Monroe’nun kendi soyadıyla anılan meşhur teorisini yani Monroe Doktrini’ni geliştirmesidir. Bu doktrin batı yarım küresinin kaderini tayin eden bir irade beyanıydı. Bu teori uyarınca Amerika kıtasında Avrupalı güçlerin nüfuz sahası kalmayacaktı. Amerika Amerikalılarındır düsturu benimsendi.
Bu doktrin Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya sahnesinde oynayacağı rolün irade beyanı oldu. Fakat 20. yüzyılda yaşanan iki Dünya Savaşı ile birlikte kurulan PaxAmericana (Amerikan barışı) düzeniyle bu anlayış yerini Küreselleşmeye bıraktı. Bu yeni dünya sisteminde Amerika her yerde, her yer Amerika’daydı. İktisadî sahada her yerin her yerde olma durumuna “sermayenin serbest dolaşımı” dendi. Bu yeni düzen Donald Trump’a kadar devam etti.
Bugün Amerikan siyasetinde yaşananlar alelade bir iktidar değişikliği değildir. Donald Trump’ın şahsında tecessüm eden bu yeni tavır küreselleşmenin bittiğinin ilanı ve Monroe Doktrini’ne dönüşün tezahürüdür. Amerikalılar bu dönüşü bilhassa yükselen Çin tehdidine karşı bir nevi milli refleks olarak izah ediyorlar.
Monroe Doktrini; ‘batmaktan kurtulma’ refleksi değil; Amerika’nın hegemonyasını ve nüfuz alanlarını yeniden kurma ihtiyacıyla iç cephesini (batı yarım küreyi) berkitmesidir. Dünyanın efendisi olma iddiasında olan Amerika dahi; kendisini yerkürenin jandarması yapan şartları sağlayan doktrine dönme hamleleri yapma ihtiyacı hissediyorken Türkiye olarak biz ne yapıyoruz ve ne yapmalıyız?
Son dönemlerde kamuoyunda sıkça iç cepheyi berkitmek lafını duyuyoruz. Zikredilen iç cepheyi berkitmek lafını, 300 yıldır batmaktan kurtulmak için sarıldığımız akımlara bel bağlayarak gerçekleştirebilir miyiz? Son 300 yıldır mezkurakımların dışına çıkabildiğimiz tek dönem İstiklâl Harbi dönemi. Öyleyse batmaktan kurtulma refleksiyle düştüğümüz denizdeki yılanlara sarılmak yerine Yunus Emre’nin ifadesiyle eyerli atlara binerek esmemiz mi gerek? Tuzsuz aşın tadı olmadığı gibi bünyemizden neşet etmeyen akımlardan da medet umulmaz. Bizim; varlığımızı temin eden doktrine dönmeye yani; gazâ kültürüne ihtiyacımız var.
Nedir gazâ kültürü? Varlığımızı niçin gazâ kültürü temin etmiş olsun? Gazâ kültürünü sığ bir bakış açısıyla elimize kılıç alıp sağa sola sallamak, kan dökmek olarak algılamak büyük bir gaflet içinde olmak demektir. Üzerinde yaşadığımız toprakları vatan edinmemiz ve bir millet isek millet olmamız onun sayesindedir. Millet; birbirlerine bağlı oluşlarının şuurunda olan insanlar toplamı demektir. Amerikan kültürü; insanların şahsi ikballerini tatmin edebildiği ölçüde yaşarken gazâ kültürü ancak birbirleriyle var olabileceğini bilen insanların yaşayabileceği bir kültürdür. Gazâ kültürünü birkaç maddede özetlemeye çalışalım.
Birincisi; önce vatan. Gazâ kültürü; yüksek vatan şuurudur. Gazâ, sadece kılıç sallamak değil; bir toprağı “Dârü’l-Emn” (Emniyet Yurdu) kılmaktır. İstiklal Marşı’nda “Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ / Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ“ mısraları bu yüksek şuurun temelidir. Gâziler ayaklarını basacakları bir vatan toprağı olmazsa Allah’a kulluk edebilmekten tutun şerefli bir hayat yaşamaya dek insan olmaya dair ne varsa hakkıyla yaşanamayacağını bilirler. Vatan, sadece geçimlik toprak parçası (yurt) değil, ona sahip olan insanların inancının ve özgürlüklerinin teminat altına alındığı bir mefhumdur. Bu sebeple vatan mefhumu adaletten ârî düşünülemez.
İkincisi; dil. Gazâ kültürü; Türkçenin dünyadaki en yüksek dil oluşunu temin etmiştir. Türk dilinin büyük inşacıları olan abdallar, dervişler, alpler, âlimler, babalar birer gâzidir. Türkçe, Latince gibi yüksek tabakanın inşa ettiği bir dildir. Ammice değildir. Türkçe Kur’ân’dan doğmuş bir dildir. Fakat bu kendi başına olmuş bir hadise değildir. Türkçe’nin ebesi olan bir gâziler sınıfı vardır. Yalnız Yunus Emre okuyanlar, ona hayranlık besler. Hem Yunus Emre’yi hem Kur’ân-ı Kerîm’i (meal değil Kur’ân) okuyanlar, ikisi arasındaki tavrın, üslubun ve dahi kelime seçimlerinin özdeşliğini sezerler.
Gâziler hem gâvurlarla harp etmiş hem yerleşim yerleri kurmuş hem insanların ihtiyaçlarını temin etmeleri için pazarlar ve ticaret ağları vücuda getirmiş hem ruh besleyici şiirler söylemiş hem de ayağı takılanlara karşı merhametin ne olduğunu ortaya koymuş insanlardır. Gâziler, hayatları birbirlerine bağlı insanları inşa etmişlerdir; yani Türk milletini. Bu açıdan bakıldığında gazâ kültürü dediğimiz şeyin bugüne hitap etmediğini söylemek Türk kültüründen bîhaber olmak demektir.
Üçüncüsü; İmar ve İhya. Moğol istilasıyla harabeye dönen Anadolu’nun bağrında filizlenen Gazâ Beylikleri sadece birer askeri karargâh değil, kültür merkezleridir. Onlar fethettikleri beldeleri cami, medrese, han ve hamamlarla donatarak toprağa Türklük mührü vurdular. Birgi’de, Milas’ta, Manisa’da, Kastamonu’da, Sivas’ta, Erzurum’da gazâ beyliklerinden kalma yapılar incelenebilir. Bugün Anadolu’nun tapu senetleri olan o abidevi eserler, gaza ruhunun “yıkıcı” değil “yapıcı” olduğunun en somut delilidir.
Dördüncüsü; iktisat. Gazâ kültürünün iktisadi ve içtimai hayattaki en somut ve en mükemmel tezahürlerinden biri şüphesiz âhilik teşkilatıdır. Âhilikte insanlar arasında kurulan münasebetler onları hem küfrün bozucu etkilerine karşı korumakta hem de insan ruhunu yüceltecek olan önemli sac ayaklarını beslemekteydi. Çünkü ahilik; kâr üzerine değil îsarüzerine bina edilmiştir. Îsar; Kur’ân’da geçen bir kavramdır. Kelime anlamı bir şeyin bir şeyden üstün olması, ıstılah manası ise kişinin nefsine rağmen kardeşi için fedakârlık yapmasıdır. Âhiler, Müslümanlar kardeştir, düsturundan hareketle kardeşleri için diğerkâmlık gösterirler. Ayrıca yukarıda andığımız tuzlu su ritüeli gibi ritüellerle bu anlayış gelenekler ve alışkanlıkla desteklenmiştir. Âhiler için ticaret ve iş; ahlaktan ârî bir saha değildir. Bugün iş ve ahlakı birbirinden ayıran kapitalist nizamda sıkışan insanlık için Âhilik; ihtiyaca göre üretim ve hakça paylaşım esaslarıyla yegâne çıkış yoludur.
Bugün paradan para kazanıldığı, alın terinin borsa oyunlarına ve faiz çarklarına kurban edildiği bu finans kapitaldüzeninde, Gazâ kültürü bize ‘milli pazarı’ emreder. Âhilik, sadece toprak fethetmek değil; piyasayı stokçunun, tefecinin ve küresel sermaye baronlarının insafına bırakmamaktır. Bir başka deyişle âhilik, Türk topraklarında Türklerin birbirine bağlanması demektir. Ancak birbirleriyle olan münasebetleriyle var olabilmeleri demektir. Âhilik Cuma namazı gibidir. Ahilik; üretmeden tüketmeyi ‘israf’, çalışmadan kazanmayı ‘haram’ sayan bir iktisadî ahlakı, bugünün fabrikalarına, teknoloji atölyelerine ve çarşılarına hakim kılmaktır. İnsanların birbirlerine bağlı bir hayat sürebilmesinin tek yolu budur. Âhilik aile gibidir.
Beşincisi; adalet ve mürüvvet. Gazâ kültürü sömürüye değil adalete dayanır. Amerika, Monroe Doktrini’ne dönerek, küresel gücünü yeniden tahkim etmek istiyor. Oysa gâziler ne hükmü altındaki Türklere ne de fethettikleri yerlerde yaşayanlara karşı müstemleke ahâlisi nazarıyla bakmıştır. Gazâ kültürünün en temel unsurlarından biri olan “Mürüvvet” kavramı; Fütüvvetnamelerde “gücü yettiği halde affetmek ve ihsanda bulunmak” olarak tarif edilir. Bu ancak aileden gördüğün insanlara karşı sergileyebileceğin bir davranıştır. Aileden gördüğün, yani kendini bağlı ve mesul hissettiğin insanlara karşı. Aynı zamanda cömertlik ve ayıp örtücülük gibi vasıflar da mürüvvetin olmazsa olmazlarındandır. Batı’nın sömürge valileri gittikleri coğrafyaların kanını emerken; Türk’ün uç beyleri gittikleri yerlere “tuz ve ekmek” hakkı gözeterek adalet, çeşme ve imaret götürmüştür. Biri sömürmek, diğeri yaşatmak içindir.
Onlar, hizmet kemeri takan âhilere yani kardeşlerine adaletin simgesi olarak tuzlu su içirirler. Tuz nasıl ki yemeğin tadını verirse, adalet de yapılan işlere lezzet veren olmazsa olmaz ilkedir. Lezzeti olmayan yemek nasıl ki ağızda kötü bir tat bırakırsa, adaletsiz iş de insan ruhunda yaralar açar.
Altıncısı; Kuva-i Milliye. Gazâ kültürü Kuva-i Milliye’nin bizzat kendisidir. Bir anekdot ile yetinelim. Moğollar Kayseri’yi istila ederken, Selçuklu orduları bozguna uğrayıp dağıldığında, şehri âhiler savunmuştur. Mondros mütarekesinden sonra terhis edilen Türk ordusunun yerine Maraş’ı, Urfa’yı hiçbir merkezî gücün desteği olmadan savunan ve kurtaran Türkler, bu kültürün devamcısıdır.
Yedincisi; Din ve devlet ilişkisi. Gazâ kültürü, Türklerin devlet ve millet tasavvurunun hiyerarşisini tayin eder. Türkler için din asıl, devlet ise onun fer’idir. Bu söz, devleti bir grup din tacirinin ele geçirip yönetmesi manasında değildir. Bilakis devletin meşruiyetini adalete bağlamaktır. Türkler için devlet, Batı’daki gibi kendi çıkarlarına uygun bir millet inşa eden değil, toprakları üzerinde yaşayan milleti hatta milletleriemniyete alan bir mekanizmadır. Türklerin birçok devlet kurup yıkmasının manası da burada saklıdır.
Fütüvvet teşkilatını yakından incelediğimizde, Âhi Evran başta olmak üzere devleti yönetenlere, ümeraya karşı sert ve tavizsiz bir duruş sergilediklerini görürüz. Modern çağda, Fransa, İngiltere gibi devletlerin teoriler geliştirerek kendilerine uygun bir millet tasarladıklarını biliyoruz. Dil, etnik köken gibi unsurlar bu hususta onların yardımcıları oldu. Fakat Türkler, devleti her zaman dinin bir fer’i olarak kabul edegeldikleri için millet oluşlarını devlete borçlu değillerdir. Bilakis devlet Türklere borçludur. Bu hakikati 13. yüzyılda Moğol işgalindeki Kayseri’de de, 20. yüzyılda Fransa işgalindeki Kahramanmaraş’ta da görüyoruz.
Amerika’nın Monroe Doktrini’ne dönüşü, bize dünyadaki gidişatın büyük güçlerin stratejik pozisyonlarını tekrar dizayn etme istikametinde olduğunu gösteriyor. Küresel masalların, “dünya vatandaşlığı” teranelerinin hükmünün ortadan kalktığı bir dönemdeyiz. Büyük güçler pozisyonlarını yeni döneme göre tekrar kurgularken; biz 300 yıldır yaptığımız gibi hala ‘batmaktan kurtulma’ korkusuyla sarıldığımız düşünce akımlarının peşinden mi gideceğiz? Bizim hem kalemiz hem de istikâmetimiz olması gereken bir hayat anlayışına yelken açmamız gerekiyor. Bu da şüphesiz gazâ kültürüdür. Bu kültüre dönmek; geride kalmak değil, bilakis geleceği inşa etmektir. Vatanın selameti, dilin muhafazası, ticaretin bereketi ve insanımızın izzeti ancak bu ruhun yeniden diriltilmesiyle mümkündür.
Gazâ kültürü, tarihi kostümler giyip geçmişi yâd etmekdeğildir. Bilakis; modern dünyanın dayattığı köksüzleşmeye, tüketim çılgınlığına ve sömürü düzenine karşı bünyemizden neşet eden elimizdeki en sağlam reçetedir. Tarlada köylünün emeği, fabrikada üreten işçinin alın teri, beynelmilel sahadanüfuz mücadelesi yapan diplomatın müzakereleri, çarşıda esnafın ticareti ancak bu ruhla birleştiğinde dinen, irfanen ve emelen hür ve müstakil bir geleceği inşa etmeye hizmet eder.İç cepheyi berkitmek isteyenler, iç işleyişimizin, bir başka deyişle millet hayatının sıhhatli bir şekilde akmasını temin etmeye bakmalıdır. Monroe Doktrini nasıl ki Amerika’nın bekâ stratejisi ise, Gazâ Kültürü de Türk milletinin 21. yüzyıldaki varlık manifestosudur. Yunus Emre’nin bir şiiriyle bitirelim: “Bin kez hacca vardın ise, bin kez gaza kıldın ise / Bir kez gönül kırdın ise, gerekse var yollar doku.”