1884 yılında Washington’da küresel bir saat sistemi kurmak için bir konferans tertip edilir. Başlangıç meridyeninin Greenwich üzerinden geçmesi burada karara bağlanır. Bu karar; ne bilimsel bir şeydir ne de tesadüfi bir şey; bilakis müstemlekeci siyasetlerin rekabetinin neticesidir. Müstemlekeciliğin varacağı 1. Dünya Savaşı’nın arifesi diyebileceğimiz bir tarihte düzenlenen bu konferansta, İngiltere ile birkaç yüzyıldır rekabet halinde olan Fransa, Paris Rasathanesi meridyenini başlangıç meridyeni olarak kabulettirmek istedi. 1911 yılına dek de kendi meridyenlerini kullandı. Aynı şekilde Almanya da ancak 1916’da Greenwich meridyenine geçti.
İslam saati, kişi neredeyse, orada güneşin batışını 24.00 kabul eder. Bu durumda uzun mesafeler arasında hızlı ticaret yapmak zorlaşır. Bu iş kimin aleyhinedir, kimin lehinedir? Konferansta Osmanlı’yı temsil eden delege acaba dünyaya İslam saatini kullanmayı teklif etmiş midir dersiniz?
Fransa gibi bilhassa 14. yüzyıla dek Britanya adasının aristokratlarıyla geniş bir kültürel ortaklığa sahip olan bir ülke dahi 1. Dünya Savaşı’na dek kendi meridyenini korumaya gayret göstermişken, devletimiz yeni olan ne varsa büyük bir iştiyakla kucaklamaya çalışır durur. Bu iştiyakın sebebi biraz da Kanuni’nin Fransa kralına gönderdiği meşhur mektuplarda saklıdır. Dünya hakimiyetine bu dereke düşkün olmak Osmanlı’nın sonunu getirdiği gibi Batı’nın da sonunu getirecek. Oysa biz Müslümanlar dünyayı “nasıl olursa olsun”, “hangi pisliğe bulaşırsak bulaşalım” hakimiyetimiz altına almakla mükellef tutulmuş değiliz. Biz, akrabalarımız aleyhine dahi olsa adaleti ayakta tutmakla mükellef kılınmış insanlarız. Oysa hakimiyeti kaybedeceğiz korkusuyla önümüze atılan her kemiği yalamak yerine misalen her mahallede mukabeleler yaparak Türk milletine mensup olanların arasındaki bağların sarsılmaz ve kopmaz bir hale getirilmesini sağlasak, işte o zaman hakimiyet sahibi olabiliriz. Çünkü o zaman Türk topraklarında ve Türk insanının alın terinde gözü olanlar ne aramıza nifak sokabilir ne de aramızdan bu nifaka hizmet edecek gönüllüler çıkar. Vereceğimiz hesabı, yazacağımız yazıya rehber kılalım. Tahterevallinin Batı kefesi nasıl ağır bastı, biraz daha yakından bakalım.
17. yüzyılın başında Habsburg-Katolik Kilisesi ittifakıyla yaşanan uzun soluklu rekabetin neticesinde hem Katolikler hem Osmanlı yıprandı. Habsburg-Katolik Kilisesi ittifakıyla mücadele halinde olan Fransa ve Protestan kuvvetler (İngiltere, Hollanda, Alman Prenslikleri gibi ülkeler) 17. yüzyıldan itibaren yükselişe geçti. O gün yaşanmaya başlanan değişimden bugüne ne Katolik ittifakı ne de “Osmanlı” tekrar güçlenemedi.
Fransa’nın ve Protestan kuvvetlerin yükselişini anlamak için bakmamız gereken isimlerden ikisi; Kardinal Richelieu ve Oliver Cromwell’dir. “Gaye, vasıtayı meşru kılar.” düsturu modern çağın inşacılarının temel akidesi oldu. Bu anlayışın izlerini Machievelli’nin ‘Prensinden’ Kardinal Richelieu’nün‘Devlet Aklına’, oradan Stalin’in ‘Demir Yumruğuna’ dek bulabiliriz. Oysa İslam dininin temel düsturu İslam-İman-İhsan sıralamasıyla tecelli eder. Bu sıralamanın hikmetini ben şöyle açıklıyorum: “Kur’ân sayfalarını mızrakların ucuna kim geçiriyorsa haksız olan odur.”
Yukarıdaki düsturun mimarı olarak Floransalı NiccolòMachiavelli gösterilse de 17. yüzyılın ilk yarısında Fransa’da başbakanlık makamında bulunan Kardinal Richelieu bu prensibi bizzat tatbik etmiştir.
Kardinal Richelieu’nün 17. yüzyılda Fransa’da uygulamaya koyduğu en mühim yeniliklerden biri, yüksek mevkilere gelecek olan insanların âlimlik ya da aristokratlık vasıflarının yerine yeni bir mefhum koymasıdır: Tecrübe. Âlimlik, tek başına yetmez, der Kardinal. Çünkü âlimlerin çoğu, soylularda kendiliğinden (elbette mensup olduğu ailenin sosyal mirası sebebiyle) bulunan yönetme kabiliyetine sahip değildir. Soyluluk da tek başına yetmez, der Kardinal. Çünkü soylularda da âlimlerin bilgi birikimi ve sebatı yoktur. Fakat Kardinal basit bir akıl yürütmeyle âlim soyluları yüksek mevkilere getirelim, demez. Bunun yerine, uzun yıllar boyunca bürokratik asansörde pişen insanları yüksek mevkilere getirmeliyiz, der. Bugünden bakınca son derece doğal görünen bir husus, 17. yüzyıl Fransa’sında çığır açıcı bir siyasetnâmeye konu olmaktaydı. Uzun yıllar boyunca bürokratik asansörde yavaş yavaş yükselen kişiler, törpülenir, törpülenir, törpülenir ve ihtiyaç duyulan makama geldiklerinde artık “Kral” için kullanışlı bir İsviçre çakısına dönüşür.
Kardinal Richelieu, bürokraside yaptığı reformun bir benzerini kilisede yapar. Bu o derece tarihî bir reformdur ki, modern devletin düğümü hükmündedir. Araştırmacıların genellikle bu reformu atlamalarının sebebinin, konunun karmaşıklığı olduğu kanaatindeyim. Şöyle ki; Kilise’nin katı hiyerarşisi içinde birçok makamın kendine göre muafiyetleri bulunuyordu. Bu muafiyetler kilisenin işleyişinde ciddi sıkıntılar doğurmaktaydı. Söz konusu muafiyetler, tarihin farklı dönemlerinde farklı krallardan, farklı papalardan alınmış beratlara dayanıyordu. Bu sebeple kilise hiyerarşisi dışarıdan bakıldığında katı olsa da sistematik ve nizamlı değildi.
Bir misal verelim: Bu reform çerçevesinde katedral meclisleri lağvedilmeye çalışılmış ve bu yolla piskoposların eli güçlendirilmek istenmiştir. Söz konusu adımlar, 1516’dan beri piskopos atama yetkisini ele geçirmiş bulunduğu için aslında Paris’in elini güçlendirmeye yönelik adımlardır. Fransa’da piskoposlar, valiler gibi şehirlerde mukim birer ileri karakol haline gelmiştir. Katedral meclislerini lağvetmek, Kardinal Richelieu’ye değil Fransız İhtilalcilerine nasip olsa da modernleşmenin merkezîleşme ile mutlak bağını ortaya koymamız açısından elzem bir emsal teşkil eder. İhtilal bu mirası olduğu gibi devralmış, tüm yerel yöneticilerin -ister dini ister laik olsun- Paris’e mutlak bağımlılığını artıraraksürdürmüştür.
Kardinal’ın keşfi olan yeni bürokratik sınıf; devlet adamının krala mutlak bağımlılığını doğurdu. Soylular, belirli bir yerel güce dayandıkları için, kralın gözünden düşseler de hayata tutunabiliyor, itibarlarını koruyabiliyorlardı fakat tüm itibarını bürokrat olmaya borçlu olan ‘sıradan geçmişli’ insanlar, gözden düşmemek için krala mutlak hizmet odaklı bir işleyişin parçasına dönüştüler.
Fransız İhtilali’nin mimarları arasında nasıl bu kadar çok bürokrat ve okumuş insan olduğu sualine bu noktada iki açıklayıcı cevap oluşuyor. Birincisi Fransa Kardinal Richelieudöneminden itibaren görülmemiş sayıda bürokrat yetiştirdi. İkincisi ‘devletin milleti’ anlayışına geçilmesi halk ile devletin arasını görülmemiş şekilde açtı. İhtilal, ironik bir şekilde milleti devletin hizmetine sundu ve Napolyon ile birlikte Aydınlanmacı despotizm tarih sahnesine çıktı. Devletler topyekün savaş aşamasına geçtiler. Bu yeni aşama, kayıpların ve maliyetlerin tarihteki en yüksek seviyeye çıkmasına sebep oldu. 1918 itibariyle Batı’nın ilerleme putunun çöküşü bu sebeptendir. Cenazesinin halen kaldırılmamış olmasının sebebini ise bilahare ele almak icap ediyor.
Kardinal Richelieu’ye ek olarak, İngiltere’yi modern çağın liderliğine taşıyan Oliver Cromwell’den ve kurduğu yeni ordudan da söz etmek gerekir. Cromwell’in ordu ıslahatı ile subaylık; soyluların elinden alınmış ve liyakate bağlanmıştır. Bu liyakatin özünde ise Protestan ideolojisine sıkı sıkıya bağlı olmak şartı vardır. Denebilir ki Britanya’da Cromwell ile Fransa’da Kardinal Richelieu’nün yaptığı temelde aynı şeydir. Modern devlete mutlak manada bağımlı yeni bürokratik ve askerî sınıflar inşa etmek.
Yazının başında değindiğim, küresel bir meridyen belirleme ihtiyacı; tren yollarının gelişiminden doğmuştu. Hem İngiltere’nin kendi adasında, hem Amerika’nın kendi kıtasında tren yolları geliştikçe, insanın ulaştığı hız ile ticarî hızın paralelleştirilmesine ihtiyaç duyuldu. İleri gitmiş-geri kalmış toplum zıtlaşmasının uydurulmasının sırrı buradadır. Eğer bir toplum dünya sisteminin kendisini sömürmesi için gerekli hıza ulaşamıyorsa geri kalmış demektir.
Adı bugünlerde Epstein dosyası nedeniyle sıkça anılan Bill Gates’in sahibi olduğu Microsoft şirketi tarafından sağlanan verilere göre yapay zekaya alışma hızımız henüz “medenî” ve “ileri gitmiş” adledilen toplumların seviyesine yaklaşmış değil. Bu verilere sevinmek ya da hayıflanmak bizim elimizde fakat dünyayı yönetenlerin istediği “canlı biçimine” dönüşmeye ayak diremek için İslam saati de içinde olmak üzere hala elimizde imkanlarımız var. Nitekim Allah’tan ümit kesmek küfürdür. İnsanı mekanikleştiren düzen elbette zamanı da mekanikleştirecekti ve bunu yaptı. Bu sebeple insan kalmanın tek yolu İslam kalmaktır. Mekanik zaman algısı ile mekanikleşen insanın tarihi paraleldir. Korkarım ki yapay zeka ile yapay insanın tarihi de paralel olacak.