İnsan denen varlık doğumuyla ölümü arasında envai çeşit davranış sergiler. Yemek yemek, su içmek, yürümek, koşmak gibi temel faaliyetler, yazmak, müzik aleti çalmak gibi daha üst faaliyetler ya da icat yapmak, derin düşünmek gibi daha özel faaliyetler. Listeyi uzatabilir ve detaylandırabiliriz. Tüm bunların içinde insanın mümkün olan tüm davranışlarını hesaba katarsak, sergileyebileceği en yüce davranış hangisidir?
İnsan denen varlığın en yüce davranışı politik faaliyettir. Politik faaliyet, bir siyasi partiye kaydolmak, sokakta broşür dağıtmak vs. değildir. Politik faaliyet; insan topluluklarının hayvan topluluklarından farklı olduğu yegâne sahadır. Onu yüce kılan da budur. Hayvan toplulukları da aileler şeklinde örgütlenir, avlanır, ürer, üretir, tüketir, dış düşmana karşı korunur, içeride iktidar kavgalarına maruz kalır. Kısacası hayvan topluluğu ile insan topluluğunu temyiz eden en mühim fark politikadır.
Politika, insanın serbestiyetinden doğar. Hayvanlar serbest değildir. Onlar çevreye tümüyle bağlıdır. İnsanlar ise seçim yapabilme serbestliğine sahiptir. Bu serbestlikten doğan politika, aynı zamanda insanın en büyük imtihanıdır. Çünkü insanın serbestliği muhtariyetten doğar. İnsan iyiyi ve kötüyü seçebilir. İnsan seçim yapabilen bir varlık olsa da müstağni bir varlık değildir. Yani muhtaciyet içinde bir varlıktır. Nefese, yemeğe, başka insanlara, yola, yoldaşa… Müstağni olan yalnız Allahtır.
İnsanın müstağni olmaması iyiyi ve kötüyü yaratamaması demektir. Yani insan iyi ve kötü arasında bir tercih yapabilir fakat iyi ve kötüyü belirleyemez. İnsanın iyi ve kötüyü belirlemeye çalıştığı her çabası hüsranla sonuçlanmaya mahkumdur. Bilimde de böyledir. Bilim bize yer çekiminden söz edebilir fakat olmayan bir yer çekimini yaratamaz. İnsan yaratıcı değildir, seçicidir. Yani insan müstağni değil, muhtarîdir. İnsanın eşref-i mahlukat oluşu, müstağniliği değil muhtariyeti sayesindedir. Muhtariyetin müstağniyete araladığı kapı; yani insanın muhtarî değil, müstağni olduğunu zannetmesi en büyük imtihanıdır.
Modern edebiyat; insanın bu çağdaki en büyük sorununun yalnızlık olduğunu ortaya koyar. Bir Fransız şiir antolojisini elinize alıp göz gezdirirseniz, 17. yüzyıla dek içinde yalnızlık ibaresinin bulunduğu bir şiir dahi bulamazsınız. Fakat ne oluyorsa o tarihten itibaren birçok şairin yalnızlık başlıklı şiirler yazdığını bile görürsünüz. Modern çağ; yalnızlığa öyle büyük bir kapı açtı ki; içine düşülen çukurdan hâlâ çıkabilmiş değiliz.
Ne oldu, nasıl oldu da yalnızlık birdenbire insan hayatının temel problemi haline geldi? Hz. Adem çöküşü olmayan bir saltanat vaadiyle iblise kanmıştı. İblis de ateşten yaratılmasına dayanarak kibirlenmişti. Tam bu noktada insan ve şeytan arasında bir ortak nokta tespit edebiliriz. İkisi de iyiyi ve kötüyü kendisi belirleme hatasına düşmüştü. Yani ikisi de Allah’ın yetkisinde olan iyiyi ve kötüyü belirleme hakkına el uzatmıştı.
Cennetteki o yasak ağaçtan yememe kuralı, yani kötüyü belirleme hakkı Allah’ta olmasına rağmen Hz. Adem, gaflete düşerek, Allah’ın kötü olarak belirlediği bir şeyi iyi olarak belirlemek ister. Aynı durum şeytanın Hz. Adem’e secde etmemesinde de vardır. İblis de Allah’ın iyi dediği, iyi olarak belirlediği/tasnif ettiği bir şeyi kötü olarak tasnif eder. Yani Allah’a göre iblisin Hz. Adem’e secde etmesi iyi iken, şeytana göre kötüdür. Buradan sonra, tespit ettiğimiz ortaklığın bozulduğu; yani insan ve şeytan olmanın ayrıştığı noktaya geliyoruz.
Şeytan; Allah’a “beni azdırmana karşılık senden mühlet istiyorum” derken, Hz. Adem, Allah’a “Biz kendimize zulmettik,” der. Şeytan, yaptığı işin yani Hz. Adem’e secde etmeyerek Allah’a karşı gelişinin sorumluluğunu üstlenmez. Bahaneler bulur. Kabahati başkasında arar. Beni sen azdırdın, der. Kendi iyi ve kötü kavramlarında diretir. Hz. Adem ise yasak ağaçtan yiyerek Allah’a karşı gelişinin sorumluluğunu üstlenir. Bahaneler bulmaz. Nefsimize zulmettik, der. Allah’ın belirlediği iyi ve kötü kavramına döner. Yani tövbe eder.
İnsanlık tarihinin büyük olaylarını tek tek ele alın. İstisnasız hepsinde insanın müstağniliğe olan meylini yani insanın, Allah’ın iyi ve kötü tasniflerini tanımayarak, kendine göre bir iyi-kötü tasnifi yapmaya kalktığını tespit edeceksiniz.
İçki sebebiyle karaciğeri iflas eden biri, hayatının kritik bir bölümünü belki de yarım enerji ile geçirmek zorunda kalır. Bu enerji eksikliğini tamamlamaksa kendi elindedir. Yolda yürürken başına tuğla düşüp ölen biri ise başına gelen kaza sebebiyle yani elinde olmayan bir sebeple hayatını kaybetmiştir. Bu sebeple biz Türkler insanın elinde olmadan başına gelen kötü şeylere “kaza” deriz. İçki sebebiyle karaciğeri iflas eden birine “başına bir kaza geldi” demeyiz.
Modern insanın en büyük imtihanının müstağniliğe meyletmek olması, bunun modern hayatın temeli olması sebebiyledir. Yukarıda iddia ettiğim gibi, her olayda tekrar tekrar kanıtlanmasına rağmen, Allah’ın belirlediği helal-haram sınırlarını tanımamakta direnmek, insanın başına bizzat kendisi tarafından çorap örülmesi demektir.
İsmet Özel’den duyduğum şu sözü burada alıntılamak isterim: “Kur’ân’ın içinde hiçbir kötülük, Kur’ân’ın dışında hiçbir iyilik yoktur,”. İnsana fayda sağladığı iddia olunan erken yatıp erken kalkmak gibi son derece temel bir davranışı ele alalım. Bunu tespit edebilmek için onlarca uzmanın yıllarca emek harcayarak kaleme aldığı makalelere, çalışmalara başvurmak zorunda mıyız? Yoksa hayata Kur’ân-ı Kerîm merkezli baksak, zaten bu tespite kolayca ulaşabilir miyiz?
Günlük hayattan politik sahaya geçelim. Türkler 1918 yılı itibariyle içinde bulundukları zor durumdan Kur’ân-ı Kerîm’in iyi olarak tasnif ettiği, belirlediği bir şeyi yaparak çıktılar. Düşmana karşı direndiler. Savaştan kaçmadılar. Kaçanlar elbette oldu, kaçmayanlarla direnildi. Kur’ân-ı Kerîm’e kulak kabartalım, Tevbe suresinde savaştan kaçanların nasıl bir muamele gördüklerini okuruz.
Ruslar da Hitler’e direndi, denebilir. Elbette, “iyi” ve “kötü” kavramları müslümanların tekelinde değildir. İddiam, “iyi ve “kötü”nün Kur’ân-ı Kerîm’ın tekelinde olduğudur. Ruslar Hitler’e direnerek Kur’ân’ın iyi olarak tasnif ettiği bir davranışı sergilediler ve başardılar. Bunu Kur’ân adına yapmamış olmaları, yaptıkları şeyi Kur’ân’ın iyi olarak belirlemiş olmasına mani değil. Yani iyi kavramı müslümanların tekelinde değildir. Ruslar da iyiyi yaparak başarı elde edebilir. Müslümanların dışında iyi yoktur, demiyorum. Kur’ân-ı Kerîm dışında iyi yoktur diyorum. Yani Ruslar’ın yaptığı ve fayda getiren, iyi olan bir şey mi tespit ettiniz? Muhakkak onun Kur’ân-ı Kerîm’de mevcut olduğunu göreceksiniz. Eğer göremiyorsanız, o şeyin iyi olmadığına gönül rahatlığıyla hükmedebilirsiniz.
Bütün fenalıkları kökünden söküp atmak elbette mümkün değil fakat insanın müstağni olmadığını bilmesi iyi bir başlangıç olabilir. Önce insanı tanımalı. Serbest kelimesinin “seri best” yani “başı bağlı” demek olduğunu öğrenmeli. İnsan ancak başı bağlı ise serbesttir. Yani insanın başı, Allah’ın belirlediği “iyi” ve “kötü” sınırlarına bağlı olursa insan serbest olabilir.
Yunus Emre, Taptuk Emre’ye kapılandığını rahatça şiire nasıl dökebilmişti? Bugün bizler için “kapılanmak” onur kırıcı bir davranışken, Yunus Emre bundan nasıl gocunmuyor bir de üstüne üstlük bunu şiirlerine yerleştirebiliyor? Cevabı basit: Çünkü Yunus Emre’nin kalbinde Kur’ ân-ı Kerîm herhangi bir şeyhin ulaşamayacağı kadar yüksekte asılı duruyor. Aynı herhangi bir Türk evinde duvarın en yüksek noktasında asılı bir Kur’ân bulunması gibi. Bizler içinse Kur’ân-ı Kerîm, Yunus Emre için olduğu kadar “havalı” değil. Bizler için Kur’ân-ı Kerîm başka şeylerin de seviyesine ulaşabileceği kadar aşağı inmiş bir durumda. Bizler rahatlıkla Kur’ân-ı Kerîm’in iyi olarak belirlediği bir şeyi kötü, kötü olarak belirlediği bir şeyi iyi olarak belirleyebiliyoruz. Bu sebeple hatadan hataya sürükleniyoruz.
Kur’ân-ı Kerîm dışında hiçbir iyilik olmaması kulağımıza küpe olmalı. İnsanın faydasına olan ne kadar iyi şey varsa muhakkak kutsal kitabımızın içinde vardır. Biz Türkler tarihte bu tavırla adımızdan söz ettirdik. Buna bir örnek vermek isterim. 1560 yılında İstanbul’a gelen Avusturya elçisi mealen şöyle bir rapor yazar: Bu Türkler, dünyadaki teknolojik gelişmeleri en hızlı takip edebilen millettir. Yeni bir gemi yapım yöntemi, yeni bir top teknolojisi vs… Bu açıdan takdire şayandırlar. Fakat gelin görün ki, kutsal kitaplarını matbaada basmaya yanaşmazlar.
Bugünden geriye baktığımızda, bu tavrı kolaylıkla “gericilik” olarak yaftalıyoruz. Fakat bir de şöyle bakmayı denesek: Bu Türkler, kutsal kitaplarına öyle büyük bir ehemmiyet gösteriyorlar ki, matbaada basarak Kur’ân’ın ruhuna halel getirmekten korkuyorlar. Türkler kutsal kitaplarına aşırı evhamlı bir annenin hassasiyetiyle yaklaşıyorlar.
Sıkıştığımızda, daraldığımızda, kriz dönemlerinde, ki bu ister kişisel hayatta olsun ister toplumsal, ister beynelmilel hayatta olsun, başımız sıkıştığında dizlerinin dibine koşabileceğimiz bir Kur’ân-ı Kerîmimiz var. Modern hayatın bizi sıkıştırdığı yalnızlıktan ancak Kur’ân-ı Kerîm’in iyi ve kötü tanımlarına iltica ederek kurtulabiliriz.