Son günlerde İran’daki hadiseler ve yıllardır İran rejiminin Türkiye aleyhinde yürüttüğü sinsi faaliyetler, sadece siyasî bir rekabetin değil, çok daha derin bir zihniyet probleminin yansımasıdır. Kendine ancak Ashab-ı Kirâm’a söverek alan açabilen bir yapıdan söz ediyorum. Fakat bunun karşısında, hayatı ve akidesi üzerinde hiçbir gücü kabul etmeyen bir Türkiye’den de söz etmek istiyorum. Ne akidede Ashab-ı Kirâm’a söven bir anlayışın ne de hayatta Ashab-ı Kirâm’ı yok sayan bir yaşayışın tahakkümünü kabul eden bir Türkiye’den söz ediyorum. “Kâbemiz” Kâbe olmalı. İkisi de değil.
İran rejimi, bölgedeki emperyal hedeflerine ulaşmak gayesiyle Türklerin sahih inancı üzerinde ideolojik ve bozucu bir faaliyet yürütüyor. Anadolu irfanını ve Ehl-i sünnet omurgayı ifsat ederek kendine alan açmaya çalışan bu sinsi strateji, aslında bir zihin işgalidir. Biz bu tür tahakkümcü işgali Batı’dan da biliyoruz. Yıllardır üzerimizde tatbik edilmeye çalışılan kültür emperyalizminin şarklı bir tezahürüdür İran rejimi. Batı nasıl ki kendi değerlerini evrensel doğrular olarak dayatıp kültürel bir hegemonya kuruyorsa, İran da mezhepçi ajandasını sinsice dayatarak benzer bir hegemonya tesis etmeye çalışıyor.
Batı’da, toplumları ve inançları kendi şablonuna göre yeniden dizayn etmeye kalkan bu zihniyetin en sistematik mimarlarından biri Auguste Comte’tur. 19. yüzyılın meşhur filozoflarından Auguste Comte’un ortaya attığı Üç Hal Yasası uyarınca, tüm bilim dalları bir tasnife tabi tutulur. Comte, Üç Hal Yasası’nı teoloji, metafizik ve pozitivizm olarak ortaya koyar. Bu sınıflandırmaya göre her bilim, önce ilk iki aşamadan (teolojik ve metafizik) geçer ve nihayet pozitif hale gelir. Comte, astronominin teolojik safha, fizik ve kimyanın metafizik safha, fizyolojinin ise pozitif safha olduğunu iddia ederek bütün bilim dallarını bu şablona oturtmak ister.
Comte burada durmaz ve önce “sosyal fizik” olarak isimlendirdiği sosyolojiyi kurmaya koyulur. Tüm bilim dalları tekâmül sürecini tamamladıktan sonra sıra, üst bir dal olarak, bir çatı olarak sosyolojiye gelir. Ona göre sosyoloji, toplumun ilerleme kanunlarını açıklayan bilim dalıdır. Siyasetin bir bilim dalı olarak teşekkülü de tam bu noktada devreye girer.
Nasıl ki yer çekimi kanununa uymak zorundaysak, bir binanın tepesine çıkıp uçmaya çalışmıyorsak, Comte’un Üç Hal Yasası’na göre tekâmül eden siyaset biliminin yasalarına da öyle uymak zorundayızdır. Bu yasa; dostu, düşmanı, sağcıyı, solcuyu herkesi yerde tutan yer çekimi kanunu gibi mutlak bir yasa olarak bize dayatılır.
Siyaset biliminin de tüm diğer bilim dalları gibi teolojik, metafizik ve pozitif evreleri vardır. Teolojik aşama krallıklar dönemidir; kabile reisleri ve krallar bu aşamayı oluşturur. İkinci aşama, Rousseau’nun toplum sözleşmesiyle başlayan metafizik aşamadır. Bu aşama cumhuriyet rejimidir. Üçüncü aşama ise bilimsel, yani pozitif aşamadır. Bu safhada artık ne krallar ne de halk vardır; adeta bir tür “bilim kurulları yönetimi” söz konusudur: Aydınlanmacı despotizm. Platon’da “filozof kral” varsa, Auguste Comte’ta da “bilim kurulları krallığı” vardır. Lenin’in proletarya diktatörlüğünü teorize etmesi gibi, Comte da bir bilim diktatörlüğü kurgular.
Dünyayı yöneten bilim kurullarının üyeleri pozitif ruhbanlardır. Bu filozoflar aynı zamanda Comte’un kurguladığı seküler dinin de rahipleridir. Bu ifadeler kimi okura absürt gelebilir; fakat bunlar doğrudan Comte’un kendi isimlendirmeleridir. Filozof rahipler, üst bilim olan sosyolojinin ilkelerine hâkim olmaları bakımından adeta “üst insan” konumundadırlar ve siyasetçileri yönlendirme salahiyetine sahiptirler. Comte’un öngörüsü şudur: Dünya çapında 100.000 kadar filozof rahip olmalı ve her şeye bu rahipler karar vermelidir. Zira siyaset bile bir bilim haline yükseldiğine göre artık yer çekimi kanunu gibi uymak zorunda olduğumuz yasalarla karşı karşıyayızdır.
Bize hep Comte’un fikirlerinin cumhuriyet ve demokrasiye temel olduğu anlatılır; oysa bu büyük bir yanılgıdır. Comte, cumhuriyetçiliği, halkçılığı ve demokrasiyi “metafizik aşama”ya itmiş ve miadını doldurmuş saymıştır. Onun pozitif evresi, yani aydınlanmacı despotizmi, bugün teknokrat hükümetler dediğimiz yapıdan bile daha keskin olan, cumhuriyeti ve demokrasiyi içermeyen bir siyasî rejimdir. Zira Comte, 1852’de İkinci Cumhuriyet’i ilga ederek yerine krallığı yeniden kuran III. Napolyon’u desteklemiştir. Comte’a göre bir takım bilim insanları kurullar inşa edecek ve siyaseti bu kurumlar üzerinden idare edeceklerdir. Toplum artık “insan doğası” ile uyum içinde olacaktır. Fakat o “insan doğası” denen mücerret şeyin ne olduğu hâlâ örtük ve tartışmalıdır.
Medeniyetin durumunun bireyi belirlediği tezi, Marx’ta olduğu gibi Comte’ta da karşımıza çıkar. Çevre bireyi belirler, birey de çevreye sınırlı bir etki yapar. Bu, eski Hristiyan öğretisine bir tepki gibi görünse de İslamî açıdan, Kur’an-ı Kerîm ve sünnet perspektifinden bakıldığında oldukça sınırlı bir teoridir. İslam’ın kişi ve özgürlük anlayışı bu yaklaşımın çok üzerindedir. Bugün İslam coğrafyasının üzerine örtülen özgüvensizlik, kendini sevmeme, pasiflik, boşvermişlik ve Batıcılık gibi örtülerin aksine Kur’an bize “Ey örtünen, kalk ve uyar!” der.
Kur’an-ı Kerîm’de mealen şöyle bir ayet vardır: “İnsan, kesbettiğine rehindir.” Kesbetmek, elde etmek demektir. İslam’a göre insan, iyi ya da kötü tüm yapıp ettiklerinin sonuçlarına katlanmak ve bunun sorumluluğunu üstlenmek durumundadır. İnsan şartlara değil, kendi kazandıklarına rehindir. Bu şu demektir: Müslüman, şartları kanun kabul etmez. Müslümanın şartların üzerinde bir pozisyon alması gerekir. Çevrenin bireyi belirlemesi sınırlıdır; birey şartların kölesi değildir. İster hapiste olsun ister zengin, hiçbir koşul son tahlilde insanı bağlamaz. İnsan kabuğunu kırabilir, kendisine yazılan masalı yırtıp atabilir. Allah, “Biz günleri insanlar arasında devirip dururuz” buyurur. Bu devinim içinde Müslüman yerinde oturup bekleyemez; inisiyatif alır, kavganın göbeğine girer ve sorumluluğunu yerine getirir.
Comte ve Marx, son tahlilde tarihin determinist bir şekilde aktığına inanırlar. Comte’a göre insan doğası her yerde aynıdır ve kendini mükemmelleştirme içgüdüsüne sahiptir. Madem öyledir, neden tarih hep ileri gitmez? Neden insanlar birbirini kırar? Comte bu çelişkiye doyurucu bir cevap veremez. O, modern bir kadercilik ve –İsmet Özel’in tabiriyle– “modern büyücülük” yapmaktadır. Gelecek şöyle olacak diyerek gayb hakkında hüküm verir. Marx tarihi zorla ittirmek gerektiğini savunurken, Comte tarihin zaten aktığını, devrime gerek olmadığını iddia eder.
İlerlemecilerin en büyük çıkmazı cennet idealidir. Binlerce yıllık kadim öğretilerin vaat ettiği cenneti reddederler ama cennet fikrinden de vazgeçemezler. Ateist ya da seküler olsalar bile dünyada bir cennet kurma fikrini yüceltirler. İşte tehlike tam da burada başlar: Dünyada cenneti kurma arzusu, beraberinde diktatörlüğü getirir. Stalin örneğine bakın; milyonlarca köylü “cenneti kuracağız” denilerek katledildi. Çünkü cenneti kurabilmek için Batı’nın sanayi seviyesine hızla ulaşmak gerekiyordu. Bu uğurda milyonlarca canın hiçbir kıymeti harbiyesi yoktu. Siyaseti bir bilim, bir yer çekimi kanunu seviyesine çıkardığınızda, sizin dışınızdaki her görüş “gayri bilimsel” ve “yok edilmesi gereken bir engel” haline gelir.
İslam’da “Senin dinin sana, benim dinim bana” ilkesi esastır. Bir Müslüman, bir zımminin canına ve malına asla dokunamaz; çünkü onun varlığı sizin cennete gitmenize engel değildir. Oysa ilerlemeci anlayışta işler farklıdır. İlerlemeci olmayan birinin varlığı bile tarihin akışına engeldir ve bu yüzden ortadan kaldırılması gerekir. 20. yüzyılın korkunç manzarası, siyaseti bilim seviyesine çıkarma iddiasındaki bu cellatlaşmış zihniyetin eseridir.
Hülasa, bugün İran’ın hudutlarımızda ve zihnimizde ördüğü karanlık ağ, Batı emperyalizmi gibi özgür irademize vurulmak istenen bir prangadan farksızdır. Takiyye ile gizlenen emperyal hırslar, Müslüman’ın feraseti karşısında tuzla buz olmaya mahkûmdur. Biz ne Batı’nın ruhsuz formüllerine ne de İran’ın efsunlu ama zehirli rüyalarına teslim olabiliriz. Türkiye’nin yeri; Ashab-ı Kirâm’ın izzetiyle mücehhez ve müsellah, şartlara boyun eğmeyen o asil özgürlük makamı olmalıdır. Bu makamda yeise, korkuya, teslimiyete ve başka “Kâbelere” yer yoktur; sadece istiklâl vardır.