(II)
MEŞAKKATİN ADI MURAD, PEKİ ŞİİRİN?
Türkiye bir vasfa sahip olmasa da var olabilir mi? Bu türden bir sorunun gündeme alınmasının dahi zor olduğu bir ortamda nefes alıyoruz. Yaşıyor değil, nefes alıyoruz. Bu soruya hayır cevabı verildiği takdirde Türkiye’de var oluşumuz bizleri bu vasfın temayüz edebilmesi ve cari olması için sorumlu kılacaktır. Türklerin ontolojisini bu soruyla ihata etmek ve onun beslendiği kaynakları tahkik etmek zorunda olacağız. Aksi halde, lakayıt bir şekilde her türlü operasyonun pasif birer muhatapları olmaktan başka bir seçeneğimiz kalmayacaktır. Bir vatan sahibi olabilmemiz için irade ortaya koyabilecek ehliyete sahip beliğ insanlar olmak durumundayız. İşte bunun için Türkiye’de var olmanın ne menem bir şey olduğu hususunda idrâke ihtiyacımız olacaktır.
İşbu faaliyet hamasetten beslenen ideolojik bir kaygıdan öte Türk’e dair yakîn bir bilgiye kavuşmamız için gereklidir. Türkiye’deki varoluşmuzun nereye tekâbül ettiği önemsiz ise tarihimiz kronolojik bir durak, vatanımız kaplanılan bir hacimden başka bir anlam kazanmayacaktır. Bu ise biyolojik yaşamak pratiğinden öteye bizleri götürmeyecektir. Bu arayış şizofrenik bir değer yanılsaması olarak anlaşılmasın ya da kendimize narsist bir şekilde dev aynasında bakacak değiliz. Zira, Amerikalı değiliz. Aynaya tam aksine gözümüzü dikecek cesareti gösterip zahir ve batınımıza dair bir bulgu bulmak niyetindeyiz. Tüm eksiklerden münezzeh olanın yalnız yaradan olduğunu ve onun cemalinden başka ilticagâhımızın olmadığını biliyoruz. Sadece var olmamız ile olmamamız arasındaki farkı talep ediyoruz. Bizden murad edilen şeyin ne’liğine dair samimi ve ciddi bir tahkikat yapıyoruz. Türk olmanın bir şeylere değmesini istemek zorundalığını hem içtimai hem de sosyal anlamda arzuluyoruz. İrade ortaya koyabilecek ehliyete ve o ehliyetin istikametine ihtiyaç duyuyoruz.
Var olmanın herhangi bir şey olmadığını bilerek işe başlayalım. Bu bize ilkin acı verecektir ancak bu acıdır bizleri eyletecek, eyleyemiyorsak, söyletecek, söyleyemiyorsak, buğz ettirecek. Yaşamak kaygusu böyle bir merhalede kendini hissettirecektir. Zihnimizin gediklerinden fışkıran o şeydir bizleri yola koyan. Varlığımızı anlama konu edecek olgudur hiçbir şeyin boşuna olmadığı bilinci. Belki bu acının verdiği iniltiyi ezgiye dönüştürmek için şiir halen imdadımıza koşmakta. Halen diyorum, çünkü nefes almakla sınırlandırıldığımız hayat pratiğinde her şey gibi şiir de hayretten doğan neşesini kaybetti. Asırlardır toprağımızı besleyen o cömert pınar kurudu. En zorunu söylemek gerekirse terimizle koşup ağzımızı yasladığımız bu anlam pınarı belki bu yüzden bizlere istikamet vermiyor, bizleri bağrına basmıyor, derleyip toparlamıyor. Türk şiiri böyle bir nasipsizlik ve bereketsizlik ile karşı karşıyadır.
Yakınmanın ve dövünmenin lüzumu yok. Ufak bir dikkatle olan biten izlenirse ya ne olacaktı demekten başka bir cümle bulamayız. Her alanda etkisini hissettiren kısırlık ve düşüklük Türk şiirine hürmet mi edecekti? Hattızatında Türkiye’nin ne’liğine dair ortaya konabilecek tüm unsurlar arz-talep olgusu karşısında ezilmedi mi Türkiye’yi var eden olgular ticarete elverişli olabildiği ölçüde ayakta kalmak mecburiyetine itilmişse daha ne mızmızlanıyoruz? Bu durumu göz ardı edemeyiz, olanın bize verdiği sıkıntıyı aşikâr etmeden yola devam etmek bizleri gittikçe artan bir gevşekliğe ve kaypaklığa götürecektir, götürmüştür de. Yunus’un canını sattığı ama karşılık bulamadığı pazarda iki tatlı söze kimler ne kazandı? Kendilerini mevcut gidişatta kimler münevver, kanaat önderi saydı? Kendi vasıflarına ünvan katmak isteyenler karşılığında Türkiye’nin hangi vasfını takasa amade etti? Şu halde hatırlatmak mecburiyetindeyiz ki, arz-talep olgusu kısa vadeli tatminler sunabilir ancak tükenmeye endekslidir ve mahkumdur.
Şiirden bahis açmak ve lafı buralara getirmek sebepsiz değil. Türkiye’nin vasfına dair yansımaları görürüz şiirimizde. Türk’e dair teorik ve pratik çıkarımlarımızda istifade edebileceğimiz en önemli kaynaktır şiirimiz. Ancak piyasa kurallarının zorbalığı şiirimizi de yıpratmıştır. Tersinden söylersek Türk şiiri yıpratıldığı ölçüde piyasa kurallarının tahakkümüne intibakımız, ona boyun eğiş hızımız artmıştır. Bu nedenle suretimize ve oradan içimize dair görüntülerimiz bulanıklaşmakta.
Türkleri ve onların vatanını onların sözlü ve yazılı eserlerinden ayrı düşünmek dünyada kendilerinden başka bir şeye önem vermeyenlerin işidir. Onlar bu nedenle bahsini açtığımız hususlarda bir bağ kuramayabilir. Alman pozitivistlerinden Hans Kelsen normlar hiyerarşisinin tepesine anayasayı koyarken anayasanın meşruiyetini kazandıran olguya grundnorm diyebilmiştir sadece. Halbuki Türklerin bir anayasası olacaksa onu yaslayacağımız 1500 yıllık müktesebat dibinde mevcuttur. Ben bu kadar geniş bir havza ile uğraşamam derseniz açıp İstiklâl Marşı’nı okumanızı salık veririz. Okuyunuz ki içi doldurulamayan o grundnorm Türkler tarafından nasıl doldurulmuş görün. Ancak anayasamızın yaptığı en basit Türklük tanımı bile anlaşılmaz geliyor ki halen gündeme sokuşturulmaya çalışılıyor. Ne diyor mezkûr madde: Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür. Türkiye’ye mensup olmanın tek ölçütü varmış, vatandaşlık. Hakikaten öyle midir? Elbette hayır. İşte Türk olmanın vatandaşlık bağından ziyade aşkın olgulara yaslandığını bahsini geçirdiğimiz asırlık müktesebattan öğreniyoruz. Bunun zirvesinin İstiklâl Marşı olduğunu vurguluyoruz.
Tüm bu vaziyetten çıkarımımız şu olmalıdır. Türkler bir millet olarak bir vatan sahibi olarak görülmek istenmiyor. Piyasa kurallarının sunduğu vadeli tatminler daha tatlı görünüyor gözümüze. Onun gücü karşısında binlerce yıllık birikimimize çocuk masalı, nostaljik bir öğe muamelesi çekiliyor. Ayrıca bu birikim piyasa marifetiyle pazarlanabilir bir meta halini alıyor. O yüzden defaatle hatırlamak gerekir ki, Türkler varlığını serbest piyasa gücüne borçlu değil, bilakis Allah’ın bizlere can vermesine borçlu. Piyasa kurallarının sınırları içerisinde oyalananların ihdas ettiği kurt hükmünde kararnameleri ile dizayn edilecek kadar aşağılık da değildir. Varlığımızı tevsik eden bizlere tanım koyan bir belge varsa o da İstiklâl Marşı’dır. Bu nedenledir ki varlığımızın izahı anayasanın 66. Maddesine sığmayacak kadar geniş bir havzadan beslenmektedir. Yaradanın ol demesiyle olduk. Üzerimize düşen güzele ulaşabilmek için noksan ve günahlarımıza rağmen mücadele etmektir. O geniş havzanın yazılı ve sözlü tüm eserlerine hürmet beslemektir. Piyasaya müdavim olmamızla neticelenecek her müsamerede rol almak için can atanlar anayasadaki Türklük tanımından rahatsız olsalar da bu maddenin işaret ettiği vatandaşlık olgusuyla yetinmelidir. Zira, hakiki anlamda Türkiye’nin mukavvim olgularının yer aldığı bir madde tanzim edilirse muhtemelen kendilerinin müstemleke ruhları açığa çıkabilir. Bu nedenle piyasa sınırları mucibince oyalanmaya devam etmelilerdir. Süleyman Çelebi, Erzurumlu Emrah, Yunus Emre, Karacoğlan gibi Türk büyüklerinin elde edemediği o konforu piyasa sayesinde edinenler konforlarını sürdürebilir kılmaya odaklanmalıdır.
Türk edebiyatı, güzele layıktır. O havzada yetişen her eser arz-talep elinde heba edilecek oyuncak değildir. Güzel, ağızdan bir çırpıda çıkacak hesapsızlıkta yatar. Bir laf ederken cetvel ve pergeli elinden düşürmeyenler çok da şiy itmesin:
Karacoğlan der ki bakın geline
Ömrümün yarısı gitti talana
Sual eylen bizden evvel gelene
Kim var imiş biz burada yoğ iken
Devam edecek…