Mehmet Abi selamlar, ilk kitabın FABRİK KİTAP imzasıyla çıktı. Umarım bol okuyucusu olur. Türk edebiyatına bu kitapla giriş yaptın, devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Seninle kitabın hakkında, şiir anlayışını anlamak için konuşmak istiyorum. Sözü uzatmadan sorularıma geçeyim.

Kitabı ilk elime aldığımda kapağı dikkatimi çekti. Çok estetik, bir o kadar da kaotik bir tercih yapmışsın. Bu tercihinin bir anlamı var mıydı? İçerikle bütünleşen bir kapak mı, yoksa bu kapağı seçmenin altında farklı bir şey yatıyor mu? Ayrıca bu niş başlık senin dünyanda ne anlatıyor, ifade etmek istediğin tam olarak nedir?
Kapak benim için kitabın vitrini değil, ilk dizesi. Estetikle kaosun yan yana durması bilinçli bir tercih; çünkü bu kitapta da şiir, düzenli bir güzelliğin içinden konuşmuyor, yarılmış bir ‘şeylerin’ içinden konuşuyor. Kıyım dediğim şey ise yalnızca fiziksel yıkım da olmamalıydı; anlamın, merhametin, adaletin, hafızanın ve pek çok iyi şeyin parçalanması olmalıydı. Cümbüş, bu parçalanmanın sessiz bir çığlıkla değil, ironik bir ritimle yaşanması hâli. Kapaktaki kaos, çağın ruhuna ait; estetik olan ise hâlâ vazgeçmediğim insanî olanın ve belki de iyinin, güzelin izi. Başlık da bu yüzden niş ve keskin. Kıyımlar İçin Cümbüş, trajedinin seyirlik hâle geldiği bir dünyaya işaret ediyor. Bugün acı, ölüm ve yıkım yalnızca yaşanmıyor; izleniyor, tüketiliyor, hatta estetikleştiriliyor. Bununla beraber alışılagelmiş bir manzara olarak gösteriliyor. Gazze bunun bariz bir örneği, öyle değil mi? Ben bu başlıkla, tam da bu çelişkiyi görünür kılmak istedim. Şunu tekrar belirtmiş olayım; cümbüş, burada bir neşe değil kesinlikle. Utanılması gereken bir uyum, suçla kurulan sessiz bir ortaklık cümbüş. Kitap boyunca şiir, bu cümbüşe katılmayı reddeden ama onun içinden konuşmak zorunda kalan bir ses olarak var oluyor. Yani kapak da başlık da içerikten bağımsız değil; aksine, şiirin söylediğini sözden önce fısıldayan iki eşik. Okura kitabı eline alır almaz, huzurlu bir romantizm vaadinde değil de hesaplaşmalı bir yolculukla karşı karşıya olduğunu hissettirmek istedim.
“Odun taşıdılar göz devirerek İbrahim’e.” Bence kitabındaki en çarpıcı cümlelerden biri. Türk şiirinde İbrahim metaforu sıklıkla karşımıza çıkar fakat senin bu açıdan yeni bir perde açman çok kıymetli. Buradaki imgelediğin mevzunun derinliklerinden bahseder misin, bu sadece tarihteki olayla mı alakalı, yoksa günümüzde de İbrahim’in ateşine odun taşıyan var mı?
İbrahim metaforu benim için bir tarih sahnesi değil, sürekli tekrarlanan bir hâl. O dizede asıl ilgilendiğim şey ateş ya da mucize değil; ateş yanarken odun taşıyanların göz devirmesi. Çünkü büyük kıyımlar, çoğu zaman nefretle değil de bıkkınlık ve alışkanlıkla gerçekleşir. Kimse kendini cellât olarak görmez; herkes işini yapıyordur. Göz devirerek odun taşımak zulme konforlu bir kayıtsızlıkla ortak olmaktır. Bu yüzden bu imge yalnızca tarihteki İbrahim (as) anlatısıyla sınırlandırılmadı şiirde. Bugün de İbrahim’in ateşi yanıyor; sadece ateşler daha sofistike, odunlar daha görünmez yahut daha nedenli. Adaletsizliğe sessiz kalmak, zulmü normalleştirmek, haksızlığı estetikle ya da ideolojiyle meşrulaştırmak da odun taşımaktır. Ben şiirde, kendini masum sanan bu çoğunluğun bizatihi kendisini hedef alıyorum. Şiir ateşi yakanlardan çok, ateş yanarken seyredenlerin aldıkları hazza odaklanmalıdır bence. Şiirde İbrahim’in ateşten kurtulup kurtulmaması değil, ateşin etrafında kurulan sessiz toplumsal mutabakat ilgimi çekiyor. Kıyımlar İçin Cümbüş boyunca da şiir, tam olarak bu mutabakatı bozmak, göz devirmeyi görünür kılmak için var.
“Ölüm Bir Gece” şiirin çok kısa bir şiir olmasına karşın uzunca şeyler anlattığın bir şiir. İlk dizelerinde sorduğun soru: “ Şairler nasıl ölür?” sorusunun cevabını aramak için karmaşık bir yolda buldum kendimi. O yüzden bu soruyu senin sormana rağmen sana yöneltmek istedim: Şairler nasıl ölür?
“Şairler nasıl ölür?” sorusu benim için dilin nereye kadar dayanabildiğini yoklayan bir soru. Şair, bedeniyle ve bir anda değil; sesiyle, susuşuyla ve bazen de şiiriyle ama parça parça ölür. Bir kelimeyi artık söyleyemediğinde, bir hakikati estetik kaygıyla ertelediğinde, şiiri dünyaya karşı savunmasız bıraktığında. Çünkü şiir, varlığı temsil etmez; varlıkla doğrudan temasın kırıldığı yerde ortaya çıkar. Dil bu teması kaybettiğinde, şair de kendi varlık gerekçesini yitirir. Bir diğer deyişle, şiir, bilinemez olana doğru atılmış bir cesaret adımı. Şair, bu sınırı zorlamaktan vazgeçtiği anda, yani bilinemez olanla yüzleşme riskini bıraktığında ölür.
Ölüm Bir Gece’yi kısa tutmamın sebebi de buydu. Çünkü ölüm, uzun anlatıları sevmez. O şiirdeki karmaşıklık da tabii ki bilinçli. Okurun net bir cevap bulamaması, şairin de bu soruya net bir cevap verememesinden. Şair, ölümü tanımlayamaz; ancak onun etrafında dolaşabilir, ki dolaşmalıdır da. Şiir; başka bir açıdan söylemek gerekirse bir açıklama biçimi değil, bir dolaşma biçimi. Bu bağlamda şairin ölümü, anlamının çöküşüyle direkt ilintili. Gerçek şiirin yani şairin anlamının yerini ‘konforlu anlamlar’ aldığında, şiir bir risk olmaktan çıkar ve şair hayatta kalsa bile yaşayan bir tekrara dönüşür; tekrar ölümün bir diğer adı. Benim için asıl ölüm dilin artık tehlikeli olmamasıdır. Oysa şiir, tehlikelidir; tehlikeli ve karmaşık olandır. Ölüm Bir Gece’deki kısalık da bu yüzden bilinçli. Bazen şiir uzun anlatılarla değil ani sessizliklerle gerçekleşmeli. Şair, kendisine çizilen hudutta durmayı göze aldığı ve yitip gitmek pahasına da olsa cesur kaldığı sürece yaşar. Hasılı şiir, yalnızca estetik bir beceriye; şair de yalnızca üretken bir özneye dönüştüğünde, ölüm zaten gerçeklemiştir. Şairin ölümü gürültülü değildir; bir gecede olur ve çoğu zaman yalnızca kendisi fark eder.
Bazı şiirlerini ithaf ettiğini görüyorum; fakat diğerlerini incelediğim zaman da genellikle bir ya da birden fazla muhatap var. (Sen, O, Çalap gibi) Bazen bizlerle, okuyucuyla, bazen kendinle konuşuyorsun. Bu çeşitliliği göz ardı etmek istemedim. Bunları göz önünde bulundurarak değinmek istediğim asıl konu şu:Yazdıklarının muhatabı kim, şiirlerini kim için ya da ne için, hangi olaylar sonrasında yazdın? Bilgi ve entelektüel seviyeleri aynı olan kitleleri sınıflandırırsak senin şiirin hangi kitle tarafından okunmalı? Ya da şiirlerini herhangi bir kesim için değil de tüm okurlar için olduğunu mu düşünüyorsun? Uzun lafın kısası seni kimler okumalı?
Şiirde muhatap meselesini sabit bir adres olarak görmek istemem. Çünkü şiir, bir hâle, bir yaraya, bir yüzleşmeye yönelir. Sen, O, Çalap ya da biz dediğimde, bunlar çoğunlukla somut şahıslar değil insanın kendi içindeki sesleri, anlamları, muhatapları. Bazen okurla, bazen kendimle, bazen de aşkın olanla konuşmam bu yüzden. Şiir, tek sesli bir konuşma olabilir bazen ama çoğu zaman iç içe geçen hitaplar alanı. Bu arada şair, etimolojik olarak son derece kendini geliştirmiş olmalı; kelimelerin dilini öğrenmiş olmalı. Sözgelimi bence iman, yalnızca teolojik bir kavram mıdır, elbette değil; insanın dünyadaki duruş biçimi. Şiirlerim bu kırılmaların tam ortasından yazıldı. Yani sadece bir tanığım ben, herkes gibi.
“Kimler okumalı?” sorusuna gelince, şiirin hedef kitlesini belli sınıflarla tarif etmeyi problemli buluyorum. Şiir, bilgiyle anlaşılmaz ki, hazır oluşla anlaşılır. Elbette metinlerim, felsefeyle, tasavvufla, tarihle temas eden okura daha fazla kapı açabilir. Ama bu, şiirin yalnızca o çevreye ait olduğu anlamına gelmez. Şiirim, kendini güvenli anlamlara bırakmayan; okurken konforunu kaybetmeyi göze alan herkese açık. Bu yüzden ben belirli bir kesim için yazmıyorum; sarsılmayı göze alan okur için yazıyorum. Kim bu çağda kendini temize çekmeden bakabiliyorsa, kim soruları cevaptan üstün tutuyorsa, kim şiiri bir süs değil bir yüzleşme alanı olarak görüyorsa, bu kitapta onun için bir ses var.
Sayfa 18’de dikkat çektiğin şu cümle: “bir el yalnızca yumuşak ve sonsuz, düşeni tutuyor*” Evet, şiir okuyucuda anlam bulur, herkes farklı anlamlar çıkartabilir. Bu cümledeki metafor ve kavramların çarpıcılığı kendi hayal dünyamda anlamlar keşfetmeme sebep oldu tabii; fakat şairin yüklediği anlamı bilmek daha hoş olacaktır. Burada anlatmak istediğini bizimle paylaşır mısın?
Açıkçası anlatmak istediğimi izah etmem şiire hudut biçmek olur. Sadece şu kadarını söyleyebilirim; o cümledeki el, benim şiirimde tek bir kavrama indirgenemez; çünkü hem teolojik hem de varoluşsal bir gerilim taşıyor. Teolojik açıdan bakıldığında bu el, Tanrı’nın dünyaya yukarıdan müdahalesi değil; rahmetin görünmeden işleyen hâli. İslâm düşüncesinde ilahî kudret her zaman gürültüyle tecelli etmez; çoğu zaman incelikle, gecikmeyle ve sabırla hissedilir. Yumuşak oluşu, zorlayıcı değil kuşatıcı; sonsuz oluşu ise insanı hayatta tutan süreklilik anlamında. Geçici bir teselli değil. Allah teselli etmez, teskin eder. Düşüş, insanın kaderi elbette. Ama şiir, bu düşüşü mutlak bir hiçlikle eşitlemez. El, burada tam düşmeden önce hissedilen dokunuş. İnsan çoğu zaman tutulduğunu değil, tutulabileceğine iman eder. Ben, düşmeyi doğal; düşeni tutmayı ve buradaki inanç imkanını anlamlı buluyorum.
Şiir dilinde bazı geleneksel kavramlarla karşılaştım. Bunları modern şiire çok güzel yedirdiğini düşünüyorum. Senin için geleneksel şiirin günümüzdeki yeri ne? Geçmiş dönem edebiyatıyla aran nasıl, bu iki farklı dönemi “Kıyımlar İçin Cümbüş” bağlamında nasıl değerlendirirsin?
Geleneksel şiir, her aklıselim şair gibi benim için de yaşayan bir hafıza. O hafızayla temas kurabilenin söylediğinin güçlü olduğuna inanıyorum. Şiirde gelenek, biçimlerin korunmasıyla değil; acının, inancın, korkunun ve merhametin kuşaklar boyunca aktarılmasıyla sürer. Bu yüzden geçmiş dönem edebiyatı, benim şiirimde bugünü anlamaya açılan bir kaynak olarak yer alır. Geçmişle kurduğum bağ, bugünü daha derin kavrayabilmek içindir. Klasik şiirin ve bilhassa düşüncenin sunduğu kavram dünyası, çağın yaşadığı anlam kayıplarını daha net görmemi sağlıyor. Bu temas, şiirimde süsleyici bir unsur olarak değil; düşünsel bir zemin olarak kendini gösteriyor.
Kıyımlar İçin Cümbüş’te geleneksel kavramların varlığı da buradan kaynaklanıyor. Bu kavramlar, modern dünyanın hızla aşındırdığı anlamları kendimce görünür kılma gayreti.
Sanırım kitabı okuduğumda en çok zamanımı “Birçok Teşebbüsün İrtihali” şiirinde geçirdim. Çünkü günümüzşiirinin bir gerekliliği olan “her okuyuşta farklı pencereler açması” ne söylediğini anlamak için veya anlamları keşfetmek için edebi zevkle okuduğum sayfalardı. “Tandır ateşinde cehennemkorkusu kokusu bunu yaşamadın” kısmı bende şu merakı uyandırdı. Bu sadece bir imge mi yoksa hayatının bir bölümünü köyde geçirdin mi? Şiirine konu olan bu güzel imgeler aslında devamında şu soruyu çağırıyor. Nasıl bir ortamda büyüdün, yaşadığın mekân, Kıyımlar İçin Cümbüş’ün çıkmasında nasıl bir rol oynadı?
Evet köyde büyüdüm. “Tandır ateşinde cehennemkorkusu kokusu bunu yaşamadın” dizesi, birebir yaşanmış bir sahnenin karşılığı değil; yaşantının zihinde bıraktığı tortu. Elbette bu imge, çocukluğumdan arda kalan hatıralardan süzülüyor. Ama şiirde önemli olan, o ateşin gerçekten tandır olup olmaması değil ki, ateşle korkunun iç içe geçmesi. Annemin bizi hayatta tutmak için tandır ateşiyle her gün ölümle burun buruna kalması korkusu. Çok büyük bir korkuydu benim için bu. Bu ağırlığı kalbimde ve zihnimde hep taşıdım. Büyüdüğüm ortam modern konfordan çok uzaktı. O yüzden korkularım da inançlarım da mutluluklarım da söz konusu konfordan pek uzaktı. Bunun şimdi farkındayım.
Neyse kısacası yaşadığım yer, bana kıyımın yalnızca büyük tarihsel felaketlerde değil; gündelik hayatın küçük sertliklerinde de biriktiğini öğretti. Tandır başındaki korku ile çağın büyük yıkımları arasında benim için kopukluk yok. İkisi de insanın, anlamla ilk defa ürpererek karşılaştığı anlardır. Bu şiiri okurken okurun farklı pencereler açması da bundan. Çünkü imge tek bir yaşantıya değil; benzer korkularla, benzer mekânlarda büyümüş herkesin iç dünyasına temas ediyor.
Edebî akımları göz önünde bulundurduğumuzda şiirlerinin romantizm etkisinde olduğunu düşünüyorum. Sen bu konu hakkında ne düşünüyorsun? Benim gördüğüm, duygularını mı yoksa arkasında gizlenen gerçekleri mi dile getirmek istiyorsun? Kitabında bulunan 23 şiiri nasıl bir ruh haliyle yazdın?
Açıkçası romantizmle kurulan bağı bütünüyle reddetmiyorum, çünkü şiirde duygu, her zaman temel bir hareket noktasıdır. Zira duygularla müteşekkil varlıklarız. Ancak benim şiirimde duygu, kendi başına bir amaç hâline gelmez. Daha çok, insanın gerçekle ilk temas anında yaşadığı sarsıntının bir sonucu. Okur, şiirlerimde yoğun bir duygu hissediyorsa, bu duygunun kaynağı kişisel bir iç dökme arzusu değil, onun da çağla, inançla, ölümle ve diğer şeylerle karşılaşırken yaşadığı kırılmadan sebeptir. Hissetmekten çok, hislerin neden ortaya çıktığını yoklayan bir yazma süreci benimkisi. Okur da bunun bilincindeyse aynı eşikte buluşuruz demektir. Bu yüzden romantik bir atmosfer sezilse bile, şiirimin merkezinde sadece duygu durmuyor. Realite ve usa dair onlar da başlı başına şiirimin merkezinde. Duygu, şiirde gerçeği örtmez, en azından söylemeliyim ki örtmemeli; onu daha da görünür kılar, kılmalı. Kitapta yer alan yirmi üç şiir, tek bir ruh hâlinin ürünü değil. Metinler farklı zamanlarda, farklı yerlerde, farklı iç gerilimiler içinde yazıldı.
Yazarken taşıdığım ruh hâli çoğu zaman tetikte olma hâliydi. İnançla şüphe arasında, merhametle öfke arasında, kabulle itiraz arasında gidip gelen bir ‘kahır’ durumu. Yani bu şiirler sakin anların kaydı olarak ortaya çıkmadı maalesef. Kendimi dünyaya karşı açıkta hissettiğim anların içinden üzüldü diyebilirim. Bu yüzden Kıyımlar İçin Cümbüş, romantik bir duyarlılıkla okunabilir fakat asıl derdi duyguları sergilemek değil, o duyguların doğduğu zemini görünür kılmak. Okur kendine ait bir hissi yakalıyorsa, şiir amacına ulaşmış sayılır.
Sayfa 10: “Tüm fiilleri yarattın, sevmek eylem değildir, sen bildim onu.” Sayfa 19: “ Sevmenin eylem sayıldığı çağda.” Bu çıkarım, dikkatimi çeken bir başka unsurlardan biriydi. Sevmeyi bir fiil olarak görmediğini anlıyorum. Karşılığının bir kişi, kavram yahut Tanrı olabileceği fikri geliyor. Bu korkusuzca tespit ettiğin durumun altında neler yatıyor biraz açar mısın?
Sevmeyi bir fiil olarak değil de başka bir düzlemde düşünmem, onu eylem dilinin hoyratlığından korumak için. Fiil, sonuç üretir; ölçülür, gösterilir, talep edilir. Oysa sevgi, benim şiirimde varlık hâliyle anlam kazanır. Sevmek, yapılan bir şey değil, insanın durduğu yerdir. ‘Sevmenin eylem sayıldığı çağ’ ifadesi de buradan doğuyor.
Bugün sevgi, kanıtlanması gereken bir performansa dönüştü. Gösterilmeli, sergilenmeli, ispatlanmalı. Oysa sevgi, ispat edilmek istendiği anda ahlâkî içeriğini kaybetmeye başlar. Benim itirazım sevgiye değil, sevgiyi bir davranışlar toplamına indirgeyen modern algıya. Çünkü bu algı, sevgiyi kolayca pazarlanabilir ve vazgeçilebilir kılıyor. Sevginin muhatabı elbette bir insan, bir kavram ya da Tanrı olabilir. Ama muhatap değişse de sevmenin kendine özgü yeri değişmez. Sevgi, nesnesine göre şekil alan bir fiil değil, hatta bir fiil değil. İnsanın has olanla kurduğu sessiz sadakat. Bu yüzden “sen bildim onu” diyorum, yani sevilenin kendisi.
Bu tespitin korkusuz görünmesinin sebebi de şu: sevgiye fiil muamelesi yapmak, insanı sorumluluktan kurtarır. “Yaptım” dersin ve geçersin. Oysa sevgi bir hâlse, ondan kaçamazsın. Şiirde sevmeyi eylem olmaktan çıkarmak, onu daha ağır bir yere koymaktır. Çünkü hâl, insanı terk etmez; insan zaten hep bir hâlin içindedir.
Ağabey, tüm cevapların için teşekkür ederim çok kıymetli bir söyleşi oldu son olarak şunu merak ediyorum. Şiirlerini kitaplaştırmayı ilerisi için düşünüyor musun? Yani “Kıyımlar İçin Cümbüş” senin yazdığın tek kitap olarak kalacak mı yoksa öngördüğün, devamında planladığın bir yol var mı? Önümüzdeki süreçte şiirin hakkında bizi neler bekliyor?
Ben çok teşekkür ediyorum. Kıyımlar İçin Cümbüş benim için elbette bir sonuç değil. Bu kitabı yazarken “ilk kitap” kaygısıyla yazmadım; yazılması gereken bir yükten kurtulma zorunluluğuyla yazdım. Ve zaten yazması yıllar süren şiirlerden oluşuyor. O yüzden bu kitap tekil bir çıkış değil belli bir poetik hattın ilk görünür durağı. Ama bu, devamının aynı biçimde ve aynı hızda geleceği anlamına gelmiyor tabii.
Ben şiiri bir üretim takvimiyle yazmıyorum, bir zorunluluk hattında yazıyorum. Şiir, kendini dayatmadıkça kitaplaştırmayı düşünmüyorum. Yeni şiirler elbette yazıyorum ama bunların bir kitaba dönüşmesi, söyleyecek sözün kendi bütünlüğünü kurmasına bağlı. Dergilere de kasten göndermiyorum. Çünkü bugün duruyor, susuyor görünmenin çok hayırlı olduğuna inanıyorum.
Önümüzdeki süreçte şiirimde daha fazla sadeleşme ama daha derin bir risk olabilir. Belki daha az konuşan, daha çok susan bir dil. Belki şiirle birlikte poetik metinler, denemeler… Ama şunu net söyleyebilirim: Bir sonraki adım, yalnızca “yeni bir kitap” olmayacak; şiirin kendi sınırlarını yeniden zorladığı bir alan olacak.
Şunu da açık gönüllülükle belirteyim; şiir benim için bir kariyer çizgisi değil; bir hesaplaşma biçimi. O hesaplaşma bitmediği sürece, yol da bitmiş sayılmaz. Değil mi?
Editör: Yunus Erçin Kol