Moderniteye Karşı Benlik ve Öteki:
Türk Şiirinde Otobiyografik Yaklaşımlar

“Hatta hangi edebiyat dalında yazılırsa yazılsın bir edebiyat eseri sonuçta öteki veya öteki(ler) onu okusun diye yazılır,”.
Bu çıkarımın sanatın, başkaları için, yani ötekiler, toplum ya da ben olmayanlar için yapıldığını gösteriyor. Sence sanatın, sadece sanat için olduğu eserler yok mudur? Böyle bildiğimiz eserler de öteki(ler) için mi icra edilmiştir?
Varsayalım “sanatın yalnızca sanat için” olduğu bir eser var. Bu eserin “yalnızca sanat için” yazıldığını tasdik edecek olan kim? Yani öteki yine burada devreye giriyor. Sanat bir “dışlaşma” ihtiyacıdır. Hangi amaçla yazılırsa yazılsın bir dışlaşma ihtiyacıdır ve bu dışlaşmanın bir muhatabı olmalıdır. “Yoksa neden yazayım ki?” Kafka bütün eserlerinin yakılmasını salık verir Max Brod’a. Fakat yine de kendi yakmaz, yakamaz. Brod’a -ki başka dostları da vardır buna rağmen ona verir- vermesinin sebebi şudur: Brod onun eserlerinin kıymetini bilecek ve kendi “bütün eserlerinin yakılması” sözüne uymayacak tek kişidir. Yani Kafka bu yalnızlığa, küskünlüğe, ötekine karşı mesafeliliğe rağmen eserlerinin ötekiler için icra edildiğinin ve onlar tarafından okunması gerektiğinin farkında.
Şimdi bütün bunlara cevap olarak “peki günlükler neden yazılıyor yahut John Dewey gibi pragmatist bir felsefeci niçin hiç kimseye göstermemek ve asla yayımlanmamak üzere şiir yazmış?” diye sorabilirsin. Buna da şöyle bir cevap verebilirim: Bu durum da aynı sebepten dolayıdır, “öteki” ile irtibatlıdır. Nasıl? Şöyle ki günlük yazan kişi bunu hiç kimseye göstermese de yaşadıklarının ağırlığı altında ezilmek yerine yaşadıklarını yazarak (yani ötekileştirerek) onlara yabancılaşmak, onları (bütün yaşanmışlığı veya tecrübeyi) bir öteki(ler) olarak görmek ister. Bu da esasında bir “öteki”leştirmedir. “Öteki olarak günlük”le yahut kağıtla paylaşmıştır yazdıklarını. O da bir dışlaşma, paylaşma, ötekine ihtiyaç duyma vakıasıdır. Dewey’in bütün pragmatistliğine ve öznelerden uzak nesnelliğine rağmen ona o dünya yeterli gelmez. Muhayyel de olsa bir özneye, bir ötekine, bir muhataba ihtiyaç duyulan şeyi, şiiri yazar.
Kitabının otobiyografi üzerine olması hakkında bir soru sormak istiyorum. İncelediğin ele aldığın konular bence okuyucunun bilinçlenmesi için oldukça etkili perdeler. Peki Türk şiirinde otobiyografi üzerine bir inceleme yapman hangi olaylar çevresinde gelişti, bu alanda bir eksiklik hissetmen sonucunda mı bu eseri kaleme aldın?
Kesinlikle öyle. Şiir okumalarım boyunca hep otobiyografik unsurlar dikkatimi çekmiştir. “Bunlara neden yer veriyor yazar?”, “Ne anlatmak istiyor?”, “Otobiyografik muhtevalı kısımlar gerçeği yansıtıyor mu?”. Çünkü biliyorsun, kitabın girişinde de bahsettim, bizim modern öncesi şiirimizde çok fazla yer verilmez –doğrudan– otobiyografik unsurlara. Sen onları damıtabilirsin ancak. Hatta mümkün mertebe benlik ve otobiyografik hususiyetler dışlanır, görmezden gelinir.Fakat ne oluyor da modern şiirle birlikte bu şairler benliği öne çıkarmaya, otobiyografik unsurları başat hale getirmeye çalışıyor? Bu, eseri kaleme almamda ciddi bir kalkış noktası idi. Ayrıca söylediğin gibi bunca şeye rağmen bu konuların yazılmaması bende bir eksiklik hissi uyandırdı ve böyle bir eser ortaya çıktı.
İsmet Özel’in şiirinde “ben” diye geçen her şeyin Türkiye olduğunu söylediği bir alıntı yapmışsın. Devamında ben ve öteki kavramlarının genişlediğini dile getiriyorsun. Yani benlik kavramı, kişinin tam anlamıyla benliğiyle uyuşmaz, bu farklı unsurlar da olabilir, sonucunu çıkartabiliriz. Peki senin şiir anlayışına göre; araştırmaların, incelemelerin ve şiirin doğrultusunda sence “benlik” nedir yahut neyi ifade etmeli?
Aslında tam olarak “benlik kavramı kişinin tam anlamıyla benliğiyle uyuşmaz, bu farklı unsurlar da olabilir” çıkarımını yapmak yerine şunu teklif etmeye çalışmıştım orada: “Ben” kendiliğiyle birlikte genişleyerek başka “benlikler” ile mezcedilebiliyor. Çünkü İsmet Özel’in şiirindeki benleri “şahıs olarak ben” gibi okuyunca da şiir yerli yerince anlaşılabiliyor. Yani doğrudan farklı iki unsur yok bence burada. Diğeri (ben’in Türkiye olarak okunması) şiirin bir kısıtlanması değil şiiri genişleten, açan, yeni nokta-i nazarlar hasıl eden bir durum. Her yeni okuma (yanlış da olsa),toplamda şiiri daha iyi anlamaya yarayan bir okumadır bence. Fakat hiçbir zaman bu okumalar şiirin gizemli hâlesini yerinden edemiyor. Bir şiir on farklı kuramla inceleniyor ama yine de keşif bitmiyor ve şiir şiirliğinden bir şey kaybetmiyor.
Bu kadar izahtan sonra asıl soruna gelecek olursam, bence benlik dediğimiz şey ötekiliğin zıddıdır. O zaman şöyle bir sual tevdi edilebilir: “o hâlde ötekilik nedir?”. Ona da kestirmeden bir cevap vereyim: ötekilik de benliğin zıddır. Yani benliğimizi ötekilikten ayrı izah etmek çok zor. Bu demek değildir ki ötekilik olmadan benlik var olamıyor. Pekâla benlik kendi kendine var olabiliyor ve kendiliğinin izahını yapabiliyor. Lakin bunu yaparken muhakkak ötekiliğe yer vermek gerekiyor. Benlik; karakterden, şahsiyetten, mizaçtan, fikirden, ideologiden, varlıktan, varoluştan, o an dünyada olmaklıktan, ruhtan, zeitgeist’ten (zamanın ruhundan)ayrılamıyor. Bütün bunları açıklarken, mesela niye şu tutumda değilim de bu tavırdayım derken cevabımız ekseriyetle şöyle oluyor: “öteki şöyle olduğu için (ona özenerek) böyleyim” “öteki şöyle olduğu için (onun gibi olmamak için) böyleyim” “ötekine rağmen böyleyim” “ötekilerle birlikte böyleyim” “ötekini rol–model aldığım için böyleyim” “ötekine inat böyleyim”. Ama söylediğim gibi benlik başta öteki olmak üzere yukarıda saydığım bütün parçalardan da farklı bir şey. Gestaltçıların söylediği burada işimize yarayabilir. Benlik parçalardan oluşur ama (tıpkı bütün nasıl sadece parçalardan oluşan bir şey değil bunu aşan bir şeyse) parçaları aşan bir şeydir. Yani benlik=öteki+karakter+ideologi+duruş+ (formüle istediğini ilave edebilirsin) değildir. Bu parçaların toplamından farklı bir şeydir. Saf bir matematik işlemi gibi de tanımlanamaz bence benlik. Hatta nasıl “şiir tercümede kaybolan şey”se benlik de izah edilirken buharlaşır. Ancak yaşayarak ve hissederek görebiliriz onu.
Abi,
Orhan Veli’nin şiirlerini incelediğin bölümde ben ve öteki kavramlarıyla alakalı dikkatimi çeken bir husus var. Dönemin en önemli olaylarından, 2. Dünya Savaşı’nın, Veli’nin şiirine nasıl yansıdığından, şiirinde otobiyografisini nasıl işlediğinden bahsediyorsun. Ve şairin benlik dışında yaşadığı öteki durumlardan; (dış şartlar, Dünya Harbi) otobiyografisinin, sadece ben kavramı ile ilgili olmadığını ifade ediyorsun. Sana şu soruyu yöneltmek istiyorum: Otobiyografi sadece “ben” ile ilgili değil de; ötekilerin, dış etkenlerin “ben”de nasıl etki uyandırdığını anlatmasıyla daha sağlıklı olmaz mı? Şiirinin içinde Dünya Harbi’ni hatırlatan bir dize olması bunu bir otobiyografi olmaktan çıkartır mı? Yani senin için otobiyografi sadece “ben” ile anlatılan metinler midir yahut Veli’nin de yaptığı gibi dış etkenlerle, ötekilerle birlikte “ben”in anlatıldığı metinler de otobiyografi midir?
Aslında yukarıdaki sorunun cevabında buna epeyce değindik. Bilseydim birazını buraya saklardım (gülüşmeler). Bence otobiyografi de benlik gibi birçok şeyi kapsayan bir şey. Hele de günümüz şartlarında… Herkes kendinden bahsediyor bugün. Hangi mecraya bakarsan bak. Çok defa şahit oldum iki insan birbiriyle konuşuyor ama aslında karşılıklı konuşma yok. İkisi de kendini anlatıyor ama ortamın, içinde bulunulan şartların,karşısındakinin ne dediğinin ve onun tepkisinin (yani dış etkenlerin) pek bir ehemmiyeti yok. Fakat otobiyografi böyle bir şey değil, dış etkenlerin fazlaca hesaba katıldığı metinler. Ayrıca bu dış ve iç etkenlerden ibaret değil. Bir etkileşim mevcut otobiyografide. “Sıkıcı insan kimdir: sürekli kendinden bahsedendir” Ama otobiyografi okurken sıkılmıyor insan. Ayrıca tamamen kayıtsız ve kopuk bir insanın kendini anlatmasını da dinlemiyoruz.Kanlı-canlı yaşamış, bizim yaşadığımız bazı tecrübeleri önceden yaşamış biri var karşımızda. Bu yüzden otobiyografi ikisini de ihtiva eden daha kapsamlı bir mefhum.
Kitabında incelediğin dört şairi yakından tanıyıp, kendini; onların yaşadıkları döneme, bilinçaltılarına götürmüşsün. Bu şüphesiz kusursuz çalışmalar, ince eleyip sık dokuduğun incelemelerin doğrultusunda ortaya çıkan bir durum. Soracağım soru biraz teknik olacaktır fakat böyle bir inceleme eserini okuduğumuz vakit aklı kurcalıyor: bu araştırmalarını nasıl bir motivasyon yahut disiplinle yaptın, doğru bilgiye ulaşmak için çıktığın yolda nelerle karşılaştın? Yani bizler bir şahıs veya dönem hakkında bilgilere ulaşmak istersek senin bu kitabı yazarken tecrübe ettiğin, bizlerle paylaşmak istediğin durumlar var mı?
Bir arkadaşım Medine Müdafaası üzerine yazı kaleme aldı. 7 ay boyunca zihnimde harp devam etti, dedi. Biraz böyle oluyor. Zihnimde bir Orhan Veli yaşıyor alaycı tavırlarıyla. Bir Nazım Hikmet yaşıyor tok sesiyle. Bir Metin Eloğlu yaşıyor lakayt hallerle. Bir İsmet Özel yaşıyor vakur duruşuyla. Tabii ki çapraz okumalar çok mühim. Yani Nazım üzerine 2 farklı yazı okuyorsunuz, yazan kişi komünist mesela ve adamı göklere çıkartıyor. Yine başka bir yazardan (Hikmet Kıvılcımlı mesela) okuyorsunuz, kendisi de marksist, ama Nazım Hikmet yerden yere vuruluyor bazı kısımlarda. Yahut komünist fikirlerle alakası olmayan birinden okuyorsunuz sanki bambaşka bir Nazım var. Bir İsmet Özel yazısı okuyoruz adam kendi fikirlerine uyan bir İsmet Özel temsili sunmuş. Hatta İsmet Bey’in doğrudan aksini söylediği bir konuda bile İsmet Özel böyleymiş veya böyle demiş, diyor. Halbuki hiç öyle bir yazı yok. Bu gösteriyor ki hepimizin kafamızda yaşattığı bir insan var. Bu sadece kafamızda yaşattığımız edebiyatçılar ve şairler için geçerli değil,herkes için böyle yapıyoruz. Hepimiz (güzel veya değil) bir anlatıya, hikâyeye ihtiyaç duyuyoruz. Ben de tabii ki nesnellik iddiasında bulunup “ben bütün bunları aştım, dört şairi de nesnel bir şekilde inceledim” falan filan gibi zırvalar etmiyorum. Benim de kafamda, tasavvurumda şairler var. Fakat bu demek değildir ki bunlar yukarıda bahsettiğim hatalı okumalardaki gibi kafamda bariz hatalarla örülmüş karakterler. Ama yine de örülmüşler sonuçta. Bu hatalara düşmemek için sürekli çapraz okumalar yapmak lazım. Bilhassa eğer varsa birincil kaynaklara bakmak lazım (Mesela İsmet Özel çalışan birisi onun üç otobiyografi kitabını okumalı. Şimdi hepsi tek kitapta Tiyo’da birleştirildi Waldo Sen Neden Burada Değilsin ismiyle). Zaten içlerinden yalnızca İsmet Bey hayatta. Bilhassa İsmet Özel’i tanıyor olmam çok güzel bir motivasyon oldu kitap için. Yine mümkün mertebe doğrudan yazarın kendi kitaplarını okumalı.
Sonuçta her biyografi yazımı bir yanlış okumadır. Hiçbir okuma da masum değildir. Yani masum değildir derken kötü manasında demiyorum ama sonuçta anlamak istediğimiz gibi anlarız her şeyi. “Bir şey ne ise odur” zaviyesinden bakmayız çoğu zaman. Ha bu arada Orhan Veli için onu söyleyebilirim, kitapta örneğini de vermiştim, tavsiyeme uyup Orhan Veli’yi kendi kendinden okumak istediniz. Orhan Veli “sevdaya tutulduğunu” söyler ve “çok sevdiğimsalatayı bile aramaz mı olacaktım” der. Fakat Melih Cevdet’ten okuduğunuz zaman bunun külliyen yalan olduğunu öğreniyorsunuz. Burada doğrudan Orhan Veli’nin o sözünü, bağlamında ve onun mizacından kopuk anlarsanız havada kalıyor. Çünkü Orhan Veli salatayı ya da ıspanağı çok da önemsemediğini söylüyor. “Belki daha bin bir huyum vardır./ Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya?/ Onlar da bunlara benzer.” Ama yine de şairin şiirinde bu yalana rağmen anlatmak istediği bir durum var, ona odaklanmak lazım. Sanat zaten sunilik kökünden geliyor. Picasso’nun dediği gibi “Sanat, hakikati anlamamızı sağlayan bir yalandır”. Bunu o ruha kavuşanlar bir şekilde anlayabilir bana kalırsa. Yani kısacası bu tarz çalışmalar yapmak bir tercüme-adaptasyon yapmak gibi. Orhan Veli doğru tercümenin ancak yazının aslının ruhunu anlayan birinin o ruhu bozmadan yapabileceği bir adaptasyon olduğunu söyler.
Yine diğer sorunu da cevaplayayım. Kitap çalışması için bilgilere ulaşmaya çalışırken yaşadığım iki tecrübeden bahsedeyim. Bu arada bu tarz çalışmalar için biraz arşivci de olmak gerekiyor, belki de 10 yıldır sürekli arşivlemişim bir gün işime yarar diye bazı bilgileri. Neyse, iki tecrübeye dönersem bunlar bildiğim kadarıyla ilk defa bu kitapta yazıldı: 1- Turgay Anar (Metin Eloğlu üzerine çok iyi çalışmış bir akademisyen) Kahramanmaraş’a bir konferansa geldi. Orada bir “Beyaz Tercüme” bahsi açtı (kitapta 154. sayfa). Hemen kitaba aldım bunu ve bu hiçbir yerde okumadığım mühim bir bilgiydi. Böyle bilgilerin arkasına da düşmek lazım. 2- İsmet Özel’in Villon’un Le Testament şiirini göstermesi meselesi de (Kitapta sayfa 176) Almanya’da yaşanmış bir vakıa. Ve birinci ağızdan bana nakledildi. Yani bazen bir sürü şey ararsın, okursun bulamazsın ama başka şeylerle uğraşırken yapılan bir konuşmada bir şeylere tesadüf edersin. Allah nasip etti de bu ikisi karşıma çıktı ve ben de kitapta yazdım.

“Yani; Nâzım Hikmet, sadece devlet tarafından değil edebiyat çevreleri tarafından da öteki konumuna düşürülmüş ve kendi benini olduğu gibi öne sürmesi engellenmiştir,”.
Abi,
bu tespitinle bence bir şairin ortaya çıkışının en büyük sebebini ortaya koyuyorsun: Öteki olmak. Nâzım’ın aslında öteki konumuna düşürülmesi sonucunda şair olduğu kanaatindeyim. Belki de o aykırılığı, bir başka deyişle öteki olmasıyla günümüzde bile adından söz ettiriyor. Nâzım Hikmet’i konunun dışında tutarak şunu sormak istiyorum. Şair ötekileştirilen midir, ya da öteki olmak bir şairin doğuşundaki etken olarak sayılır mı?
Biliyorsun, Platon Devlet’te şairlere yer vermez. -Çok sebep sıralar ama- kısacası şiir kafa karıştırıcıdır ona göre. O gün bugündür şairlerin ötekileştirildiği görülebilir. Alfred North Whitehead “Bütün Batı felsefesinin Platon’un yazdıklarına düşülmüş dipnotlardan ibaret” olduğunu söyler. Ancak Platon’un yazdıklarına bakarsanız onun da Homeros’a, yani bir şaire düşülmüş dipnotlardan ibaret olduklarını görürsünüz. Yani ne kadar ötekileştirilirse ötekileştirilsin şairler başat unsurdur. Allen Ginsberg, eğer Amerika bu hâldeyse sebebi şairlerdir, der. Hatta bütün toplumlar için bu geçerlidir de der. Toplum bu haldeyse müsebbibi şairlerdir, der. Shelley de “Şairler, dünyanın tanınmamış hüküm koyucularıdır” der. Ki Yunus Emre bir şair olarak Türk toplumunun bel kemiğidir. Bu Türk topraklarında hep böyle olmuştur.Çobanından padişahına şair bir milletiz. Buna rağmen bir yandan da şairin ötekileştirilmesi hep yaşanan bir hadise aynı zamanda.
Her şeye rağmen şair bir toplumun imkan sebebi, iskeleti olmaya devam ediyor. Bence bunlardan ziyade şu sorulmalı: “Şair gerçekten öteki, aykırı, çıkıntı olmak için çabalıyor mu?”, “Yoksa şair söylemesi gerekeni söylüyor ve toplum bozuk noktadan baktığı için onu aykırı mı görüyor?”. Yani hakiki şairlerin tavrıyla “şahir”lerin (Ergin Ertem Fransız Vache’nin poète’den bozma “pohète”, yani sahte şair kavramını şahir diye tercüme etmiş) tavrını ayırmak gerek. Hakiki şair hakikaten söylemek istediği o olduğu için onu söyler. Toplum meselelere yanılsamayla baktığı için -ki bu yanılsama yönlendirmeyle yapılır çoğu zaman- şairin söylediğini aykırı anlar. Şahir ise sırf aykırı olmak için bir şeyler söyler. Zaten onun söylediğine de şiir diyemeyiz. Ancak manzum söz deriz.
Okuduğum birkaç bölümde mevzubahis olan şairlerimizin, halktan birileri olduğunu göstermek için şiirlerinde çaba verdiğini belirtmişsin. Bunu apaçık, senin de üstünde durduğun gibi Nâzım Hikmet ve Metin Eloğlu’nun şiirlerinde görüyoruz. Peki abi, sence herhangi bir şair halka yakın olmalı mı, onlar gibi düşünüp onların dertlerini dile getiren, onlar gibi hisseden mi olmalı yahut belirli bir sosyal sınıfın anlayabileceği amiyane tabirle yalnızca entelektüelite edinmiş insanlar için mi şiir yazmalı?
Tabii ki bir şair halka yakın olduğunu bilhassa belirtmez. Çünkü zaten öyledir. Bunu ayrıca belirtmeye gerek duymaz. Fakat sosyal, tarihî, siyasî meseleleri hesaba katarsak bu tavrı daha iyi anlarız. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte diğerleriyle aynı durumda olmasına rağmen bir grup insan kendi elitistik(?) çevresini oluşturmaya gayret ediyor. Bu da bariz bir şekilde halkı küçümsemeyle yapılıyor. Suyun başını tutup o lortlar işlerini görüyor. Orhan Veli veya diğer şairler istese bunlara dahil olup onların sözcülüğünü yaparak hayatını idame ettirebilirdi. Hatta Avrupalı şairlerle bile aşık atabilirdi. Çünkü biliyorsun Fransız Philippe Soupault, dünyada şiiri aramaya çıkıyor. 30’dan fazla ülke gezmiş. En son Türkiye’ye gelip Orhan Veli’nin şiirini görünce “işte aradığım şiiri buldum” diyor. Bir ara Meksika’da şiiri bulur gibi olmuş ama Orhan Veli’nin şiirini görünce hem özgün hem Batı’daki tecrübeden haberdar bir şiir diyor.Ki döneminin en büyük edebiyat ortamlarına girip çıkan biri Soupault ve Joyce’dan tutun dünyanın birçok edibini tanıyor. Fakat Orhan Veli buna rağmen halkının kollarında kalmayı seçiyor. İyi derece Fransızcası da var Orhan Veli’nin. İstese istediğini yapabilir. Hakeza benzer bir durum İsmet Özel için de geçerli. Fakat bunlara rağmen milletinin yanında yer alıyor.
Yalnız dedim ya, halkın yanında olduğunu dille ikrar etmezsin aslında o zaten öyledir diye. Bu kendiliğinden olan bir şeydir. Nâzım Hikmet biraz komünizm’den dolayı halk vurgusunu daha çok yapar. Ama maalesef ki bu 4 isimden en çok beynelmilel işlere bulaşan da odur. Yani senin deyişinle “entelektüelite edinmiş insanlar” için şiir yazılmaz. Şiir okuyan toplum zaten belirli bir şuur ve bilgi kazanmış belirli zihni seviyeye ulaşmıştır.Yani bir şey edebiyat düzeyine ulaşmışsa o zaten seçkinleşmiştir ve seçkinlerin uğraşıdır. Şiir okumak başlı başına entelektüel bir meseledir. Şiir okuyan o halk hâkim zümre olmuştur zaten. Ben bu ayrımlara, dikotomilere pek sıcak bakamıyorum. Halk şiiri diyoruz o halkın şiiriymiş güya, divan şiiri diyoruz o da güya yüksek tabakanın şiiriymiş. Peki nasıl oluyor da ikisi de Yunus Emre’den doğuyor. Bu adam şizofren mi? Bir yüksek tabaka için yazmış, bir halk için yazmış, herkes kendisini duysun diye? Böyle bir şey mümkün değil bence. Bir şiiri anlamaya, okumaya çalışan kim varsa o yüksek tabakadır zaten. İster toplumdan/halktan bir kesim okusun isterse entelektüel bilgiye sahip bir kesim okusun, şiir okuyan kesim seçkinleşir.
“Halkın günlük hayatta kullandığı kelimeleri veya argo sayılabilecek sokakta duyulan sözleri de şiirlerinde kullanır,”.
Evet abi,
onun şiirlerini okuduğumuz vakit bu söylediğin tam olarak Eloğlu’nun şiir anlayışıyla örtüşüyor. Peki şiir olarak adlandırdığımız meclis; argoyu, yazınsal olmayan kavramları bünyesinde barındırmalı mı? Özellikle günümüz şiirlerinde sıklıkla karşılaştığımız bu dil anlayışı sence bahsettiğimiz meclise bir zenginlik mi, yoksa bu edebi türün, evrileceği durumun karşısında bir dezavantaj mı?
Güzel bir soru. Bence Eloğlu zamanında bu argo ve edebî olmayan kelimeleri edebiyata sokma başlı başınabir misyondu. Çünkü bambaşka bir şiir anlayışı olduğuna inanıyorlardı. Onu kırmak istiyorlardı. İlk defa Orhan Veli, nasırı (Süleyman Efendi’nin nasırı) edebiyata sokmuştur. Hatta bu sebeple onu şair saymayanlar, kitaplarına almayanlar olmuştur. Fakat bu çok yanlış, hatalı ve idealleştirilmiş bir tablo. Şimdi divan şiirinden yüzlerce örnek veririm argo ve edebiyat dışı kavramları barındıran. Yakın zamanlardan mesela 19. yüzyıldan Yenişehirli Avni’yi okusalar ne diyecekler acaba bu insanlar. Ya da 17. yüzyıldan Nefi’yi, Küfri-i Bahayi’yi, 18. yüzyıldan Tırsi’yi, Maraşlı Sünbülzade Vehbi’yi mesela. Argoyu, edebiyat dışılığı ve başka şeyleri onlarda görmek mümkün. Başka örnekler de verilebilir bu konuda. Lakin meselemiz bu değil. Bunlar önceden yoktu da sonradan ortaya çıktı gibi bir durum da yok, bunu söylemek istemiştim.
Ama buna rağmen onlar (Orhan Veli, Metin Eloğlu) öyle şeyler edebiyatta yokmuş gibi düşünerek ve bunu iyice de göze sokarak, bir amaç ve hedef uğruna argoyu, edebi olmayanı ve dil dışı unsurları şiire sokuyorlardı. Başarılı da oldular ve şiirde bir yenilik başlattıları. En azından zıtlarını (İkinci Yeni’yi) zıtlıklarıyla doğurdular. Fakat bugün sırf iş olsun diye, aykırılık olsun diye yapılıyor bu. Saçmayı baştacı etmek şiiri sıkıştırıyor. Sırf argo olsun diye veya farklılık olsun diye edebiyat dışı unsurları edebiyata sokmak zannımca edebiyatın evrileceği durum karşısında bir dezavantaj. Bir niyetin vardır onun uğrunda aracı edersin bu tarz şeyleri. Ha eğer diyorsa ki hayat saçma o yüzden ben de saçmayı, argoyu, edebiyat dışılığı konu ediyorum ve böyle bir dil anlayışıyla yazıyorum. Ona diyecek sözüm yok ama bunun da bir ayarı olmalı bence. Hırgür Atölye’de yazdığım iki şiir var. “Çarıksız Şiir” ve “Iğdırık Şiir”. Şiirlerin isminde şiir kelimesini bilerek geçirdim. Şiir olduklarını göze sokmak için. Fakat yukarıda bahsettiğin farklı dil yapısı, edebiyat dışılık, argo vs. ya da saçma gibi görülebilecek şeyler bu şiirlerde karşımıza çıkar. Şiirde böyle bir gidişat var, bunu da görmezden gelemeyiz. Ayrıca dil yapısı da epey gariptir o şiirlerin. Ama şiir onlardan da ibaret değildir. Okuduğunda bu bir şiir dersin. Bir “şey” söylüyordur o şiirler.
Bir bölümde modernitenin getirdiği eşitsizlikten bahsetmişsin (syf 140).
Sence bu eşitsizlik gelenek diye adlandırdığımız, modern olmayan dönemde yok muydu? Modern kavramının oldukça esneyen bir kavram olduğunu görüyoruz. Bahsettiğin eşitsizlik modern olarak adlandırılmayan divan şiirinde de yok muydu? Edebiyatta, sanayide, sosyal hayatta, tıpta vs.getirilen yenilikle mi yani moderniteyle mi eşitsizlik doğdu?
Güzel tespitler yaptın gerçekten, modernlik esnek bir şey. Soru da çok güzel. Muhakkak eski devirlerde de bir eşitsizlik var. Ama modern çağda eşitsizliğin kurumsallaştığını görüyoruz. Yine en büyük ikinci ayrım da şu: modernite eşitlik sağladığını, insanları eşit kıldığını iddia ederek onları eşitliksizliğe hapsediyor.Herkes eşit olduğunu düşünüyor ama bazıları “daha eşit” bir hayat yaşıyor nasıl oluyorsa. Byung-Chul Han’ın son tercüme edilen kitaplarından birinde “bugünün neo-liberal insanı tamamen hür olduğunu düşünerek kendini sisteme sunuyor, köle ediyor” minvalinde bir şey yazıyor. Biz kendimizi hür zannederek hürlüğümüzü rehin veriyoruz ya da köleliği kabul ediyoruz. Eşitsizlik için de aynısı geçerli. Bu eşitsizliğin sistemleşmesi, kurumsallaşması modernitenin bir meselesi. Herkesin eşitliğinin zaten sağlandığının iddia edilmesi ve eşitsizliğe karşı çıkmanın imkansız olması, bunların ikisiyle birlikte eşitsizliğin sürüp gitmesi de modernitenin 20. yüzyıldan beri aldığı şekille ortaya çıkan bir durum. Aslında vurgu biraz da bu açılardan. Bir de geçmişte eşitsizliğin bir sınırı var. Fakat şimdi aradaki makas o kadar açıldı ki. Buna rağmen modern insana “bak şartlar eşit, çalışırsan sen de böyle olursun” diyorlar fakat bunu insanları performans öznesi olarak kullanmak için yapıyorlar. Gerçekte öyle bir eşitlik yok, tam aksine eşitsizlik hüküm sürüyor. Aslında suyun başında bekleyen insanlar o eşitsizliği kıramayacağını ve senin hiç çıkamayacağın yerler olduğunu biliyorlar. Ama insana ümit pompalayarak, kısacası insanın bütün beşerî zaaflarından faydalanarak müesseseleşmiş eşitsizliği devam ettiriyorlar.
İsmet Özel’in otobiyografik şiirlerinin çoğunlukta olduğunu hatta kendisinin “Benim otobiyografik olmayan şiirim mi var?” dediğini biliyoruz. Peki abi, sence onun şiirlerinde “bunu bilsin insanlar” demesi onun insanları kendinden ötekileştirerek kendi benliğini ortaya koyması mıdır? Senin de İsmet Özel’i incelediğin bölümde üstünde durduğun benlik ve öteki mevzusunda, sence Özel burada insanlar dediği toplulukla aynı tarafta mıdır yoksa insanları kendinden öteki, ben olmayan tarafa mı konumlandırmıştır?
Bence “bunu bilsin insanlar” başta söylediğim dışlaşma ihtiyacıyla alakalı. Yani o bir geçiş aşaması bence, bir eşik. Bunu bilsin insanlar derken aslında hem kendi varlığını kastediyor hem ötekilerinkini. Tahrir Vazifeleri’nin girişinde bir şiir var: “Ben/ sen de benim kadar/ çıkmaza girmeyesin diye girdim/ çıkmaza.” diyor. Yani şairin durumu biraz da böyledir. Kendini bunu bilecek insanlar için öne atmıştır. Sonra devam eder: “Anladım ki benim felâketimi tatmamış olan/ benim hangi felâkete uğramış olduğumu bilemez/ Benim kurtuluşum ancak benim gibi,/ benim kadar kurtuluşu/ özleyenin bana el vermesiyle mümkün.” Anlatabildim mi bilmiyorum. “Bunu bilsin insanlar” derken bile eşiktedir şair. Ben ve öteki içiçedir. Kim bendir kim ötekidir? Ben Türkiye olarak okunursa bu mısralardan ne çıkar? Yani çok geçişken bir durum var. Tek başına bir şey olmak şairin dünyasında çok bir şey ifade etmez. Şair Tek başına bir şey yapılamayacağını çok genç yaşta kavradığını söyler. “Benim kurtuluşum ancak benim gibi benim kadar kurtuluşu özleyenin bana el vermesiyle mümkün.” Yani kendi benliğini ortaya dökmek için insanları ötekileştirmek yoktur İsmet Özel’de. Tam aksine ötekilerle var olabilen bir benlik vardır, o benlik ortaya koyulur. Fakat kitapta da geçtiği gibi (sayfa 185) şair herkesin içindeyken de “herkes”leşmemektedir (das Man). Herkesledir ama biricikliğini korur çünkü tektipleşmek istemez. Çünkü o da herkesin içinde herkesleşirse davet edilecek bir “benlik” kalmaz.