Bilim; ister biyoloji ister tarih sahasında olsun, alâkadar olduğu mevzunun nasıl vuku bulduğunu tetkik eder. Bilim bize İstiklâl Harbi’nin kimin, hangi koşullarda, nerede, kimlere karşı, hangi amaçlarla verildiğini anlatır. Bilim aynı şeyi misalen 1. Dünya Savaşı için de yapar. Bu açıdan bilimden sonuna kadar faydalanırız. Bilimin görev ve sorumluluğu ise bu noktada kaçınılmaz olarak biter. Bu iki savaşın ikisi de bilim açısından birer “savaştır”. İkisinde de kan dökülür, ikisinde de birileri birilerini öldürür. Fakat biz bu iki savaşa farklı değerler ve anlamlar atfederiz. İşte burada bilimden çıkıp siyasetin sahasına girmişizdir.
İşte bu sahada karşımıza çıkan sekülerizm; siyasi, hukuki ve toplumsal nizamın helal-haram ayrımına göre değil, beşerî akla ve dünyevî ihtiyaçlara göre tanzim edilmesi demektir. Misalen, haram olduğu için domuz eti yemediğinde sekülerizm için insanlığın teolojik/dinî evresinde kalmış bir çocuksun; tadını beğenmediğin için domuz eti yemediğinde ise seküler ve yetişkin bir bireysin. Seküler olmanın koşulu domuz eti yiyip yememek değil, hayatını dinî kaidelere göre tanzim edip etmemektir. Nitekim sekülerizme göre davranışlarını düzenleyen kaideleri kendi bedeninden/aklından/dünyadan almayan insan, henüz gelişmemiş bir insandır. Bu gelişmemişliğin teorideki adı teolojik evredir; yani tutumlarını helal-haram kıstasına göre belirleyen insan.
Aynı şekilde, iktisat bilimine göre bugün kârlı olan faize para yatırmaksa seküler kişi faize para yatırır. Kârlı olan faize değil altına para yatırmaksa seküler kişi altına para yatırır. Dikkat buyurun; birincisi günah, ikincisi caizdir. Seküler kişi davranışlarını helal-haram ayrımını referans almadan düzenleyen kişidir. Onun referans noktası ya kendi bedeni, ya kendisinin —ya da başkalarının— aklı; yani dünyadır. Demek ki seküler tutum = günah demek değildir. Burada kritik nokta, yukarıda vurguladığımız gibi, insanın hangi saikle hareket ettiğidir. Eğer aklın vahye, ilahî emirlere itaat ediyorsa sekülerizm için toplumun geri kalmasının sebebi sensindir. Bir an evvel yok edilmeli ya da sıkı bir torna tesviyeden geçirilmelisin. Torna tesviyeden geçirilmenin en iyi yolu Comte’çu eğitimdir.
Bu misaller üzerinden diyebiliriz ki sekülerizm: Para kazanmak için helal yollar aramak yerine, para kazanmak için o günün şartları neyi gerektiriyorsa onu yapmak demektir. Bu gereklilikler helalle de haramla da örtüşebilir. Bir başka deyişle sekülerizm: Helal-haram farkını gözetmeden hareket etmektir. Altına para yatırmak misalinde olduğu gibi seküler bir davranış dinî bir amelle örtüştüğünde ortaya bir günah çıkmaz. Bu nedenle İslam toplumlarında da sekülerizmin sinsice yayıldığını rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz. Sekülerizm evvela helalle örtüşen davranış kalıplarından içimize girer, saniyen haramla örtüşen davranışlar ortaya çıkar. Bu sebeple üzerinde durmamız gereken esas nokta helal-haram ayrımıdır. Bir Müslüman tavrını düzenlerken “Bu helal mi, haram mı?” diye sormalıdır. Bu sualin cevabından sonra Müslüman kişi yaptığının haram olduğunu bilerek yapar ya da yapmaz; o nokta, davanın İlahî Divan’a kaldığı noktadır.
Auguste Comte geniş bir kabulle “Olan her şeyin olması lazımdı.” der. Fakat olan her şeyi yüce gönüllülükle kabul etmek gerektiğini de ekler ve buradan hareketle zamanın getirdiği değişikliklerin kabul edilmesi ve onlara uyulması gerektiğini söyler. İşte yolumuz burada onunkiyle ayrılır. Müslümanlar, her olayın Allah’ın takdiri ve dilemesiyle gerçekleştiğine iman eder; fakat olmuş olan her şeyi helal-haram zaviyesinden tasnif ederek pozisyonunu belirler. Bu bakış açısı Müslümana yüksek bir siyasî şuur sağlar, Müslümanı dünyanın belaları karşısında teçhizatlandırır. Böylece sıradan/ortalama bir Müslüman dünyaya karşı bir görüş sahibi hâline gelir.
Müslümanlar insanlığın ilerlemesi için ne Marks gibi kapitalist sömürüyü ne de Auguste Comte gibi bâtıl dinleri zarurî ve helal görür. Her şerrde bir hayır olması, o şerri helal yapmaz. Bu Allah’ın hikmetinin ve merhametinin bir neticesidir yalnızca. Müslümanlar için insanların helal kazançlarıyla şerefli ve özgürce yaşayabilmeleri esastır.
Auguste Comte, eğitimin organizasyonunda ruhanî otoriteye büyük bir ehemmiyet vermiştir. Bu bilgi ilk bakışta çelişkili gelebilir. Fakat “ilerlemeci” mütefekkirlerin zihnî arka planını anlarsak bu çelişkiyi kolaylıkla çözeriz. Comte gibi düşünürler, her toplumsal müessese gibi dini de hedeflerine ulaşmak hususunda kullanmaktan çekinmeyen insanlardı. Bu “yüce gönüllü” tavrın bir neticesi olarak din bir yulara dönüşür; filozofların amaçları için kullanacakları bir araca indirgenir. Topluma istedikleri şekli verebilmek için kullanmaktan ibaret olan yeni din, etliye sütlüye karışmayacak, yalnızca bireysel ibadet alanını düzenleyecek —âmiyane tabirle— “ılımlı” olacaktır. Böylece aydınlanma filozoflarının hedeflerine giden yolda kullanılabilir, el yakmayan bir aparat hâline gelecektir. Müslümanlar, yöneticilere “Bu yaptığınız helal değildir.” diyemeyecek; fakat yöneticiler Müslümanlara “Bakın, dininiz bile şunu şunu yapın diyor; dininizi biz sizden iyi biliriz!” diyebileceklerdir. Böyle düşük bir anlayışı, bir başka deyişle bu “aydınlanmacı kibri”, İslamî bir bakış açısıyla özdeşleştirebilecek, uyumlu olduğunu söyleyebilecek bir kalem ben tanımıyorum.
Ayrıca Müslümanların İslam’ın emirleri yoluyla denetleyebilecekleri yöneticiler, bu denetimden sıyrılıp boşluğa düşen dini sıradan insanların üzerine salmak konusunda maharetlerini birkaç yüzyıldır gösterdiler. Bu maharetin birinci neticesi yöneticilerin kolaylıkla haram işleyebilmesi oldu. İkinci neticesi ise Müslümanların yöneticileri denetim mekanizması olan helal-haram ayrımının yalnızca sıradan insanlara yöneltilmesi oldu. Bu da seküler güçlerin dini kötü gösterebilmesi açısından ekmeğine yağ sürdü.
Tüm bunlarla beraber hızla dünyevileşmenin getirdiği hasarı tasvir etmek zorundayız. Standartlar/sabiteler olmaksızın hiç kimse en basit toplumsal meselelerde dahi hemfikir olamıyor. Şahsî ikbal peşinde koşmak meşrulaşıyor ve bu uğurda insanlar birbirlerinin kafasını ezmekte hiçbir beis görmüyor. Bencillik ve zevk düşkünlüğü yaygınlaşıyor. Bu şartlarda Türklerin İslam’dan uzaklaşması “ilerleme”, “bilimsel gelişim” gibi soyut mefhumları değil, millet olmaktan uzaklaşmayı getiriyor.
Müslümanların elinde gücü denetleyebilecekleri esas unsur helal-haram ayrımıdır. İnşa edilecek tüm kurumlar ele geçirilebilir, çıkartılacak tüm yasalar ilga edilip yerlerine yenileri konabilir; fakat helal-haram ayrımının farkında olan, bu yüksek şuurla teçhizatlanmış Müslümanlar her koşulda başlarındaki hükümetleri/yöneticileri/ümerayı denetleyebilirler. Böylece kişilerin özel hayatlarını kurcalamak yerine çok daha hayırlı bir işe imza atmış ve dahi Resulullah’ın sünnetine yaklaşmış olurlar. Allahu a‘lem. Unutmayalım ki haramın değil, helal-haram ayrımının olmadığı yerde İslam’dan söz edemeyiz.