Subscribe Now

* You will receive the latest news and updates on your favorite celebrities!

Trending News

Ruhsatsız

NEYSE HALİM ÇEKSİN WİFİ’M | Yeliz Dövücü
Deneme

NEYSE HALİM ÇEKSİN WİFİ’M | Yeliz Dövücü 

 

 

XIII.

Dijital Şizofreni

 

 

 

Çünkü farklı olmak, artık fazla enerji istiyor. Oysa sıradanlık, çok konforlu bir battaniye.

 

 

Bir ev düşün. Ama öyle sıradan bir ev değil; çağın mühendisliğinin, tüketim estetiğinin ve insanın sabrını test eden kredi faizlerinin birleşiminden doğmuş bir ev. Üç katlı, akıllı sistemli, sensörleriyle seni senden iyi tanıyan, geceleri kendi kendine ışık yakan, sabahları senin yerine günaydın diyen, evden çok asistan gibi davranan bir ev. Perdeleri, ruh haline göre renk değiştiriyor; kahve makinesi, uykundan önceki aramalarına göre sana moral düzeltici espresso hazırlıyor. Yani modern insanın rüyası, robotların mesaisi. Her şey “senin için” ama senin dışında gelişiyor. Ev seni izliyor, dinliyor, ölçüyor, hesaplıyor. Senin yerine düşünmüyor, çünkü zaten senin düşünme yetin fazla gereksiz görülmüş.

Bu evin bahçesi var tabii; bahçe dediğim, doğayı taklit eden steril bir çim alanı. Toprak kokmaz, çünkü altı betondur. Kuş sesleri doğadan değil, akıllı hoparlörden gelir. Hatta doğanın sesi bile Wi-Fi’ye bağlıdır. Havuzu var ama yüzülmez, çünkü filtreli bir fotoğraf için daha değerlidir. Denize yakın ama denizi camın arkasından izlersin, çünkü tuz kokusu mobilyaya zarar verir. Bahçede “doğayla iç içe” bir masa var, ama masanın üstünde doğa yok, dekor var. Ve sen bu evde yaşarken “doğal” bir hayat yaşadığını zannedersin.

Ama ben başka bir ev isterim.

Öyle ki çatıdan yağmur aksın.

Evet, aksın, çünkü damlayan suyun sesi insanı hayatta tutar. Duvarları çatlak olsun, çünkü kusursuz duvarlar ses yansıtmaz. Ve evin her yerinde o beyaz sabun kokusu olsun — öyle markalı deterjan kokusu değil, ev kokusu, çocukluğun göbeğinden sızan o ağır, temiz, insani koku. Çiçekler olsun, ama saksılarda değil; biri yoğurt kabında, biri kırık bir çaydanlıkta, biri de içi su dolu bir reçel kavanozunda filizlenmiş olsun. Çünkü estetik dediğin şey, planlı bir rastlantıdır zaten.

Sofrada da çok yemek olmasın. Hatta bazen sadece çorba olsun, yanında biraz ekmek, biraz sessizlik, biraz gülüşme. Çünkü sofrayı doyurmak değil, yaşatmak gerekir. Kalabalık olsun ev, ama kalabalığın sesi televizyon değil, insan olsun. Her odadan biri çıksın, kimisi gürültülü, kimisi sessiz, kimisi kırgın ama evin içinde dolaşan bir yaşam olsun. Ve o evin en önemli özelliği: İnternet çekmesin. Çünkü internetin çektiği yerde insan bir süre sonra çekmiyor.

Şimdi gel, herkesin hayaline bakalım.

Her on kişiden yedisinin evi aynı: Lüks mobilyalar, son trend mutfaklar, akıllı sistemler, minimalizmin tutsakları. Masalarda üç lokmalık tabaklar, isimleri Fransızca ama tadı fişli priz gibi. Sofralarda story çeken dostlar, kahkahası filtreden, samimiyeti “son 24 saat içinde kaybolacak” cinsinden. Bu bir ev değil, PR çalışması. Herkes aynı masada ama kimse kimseyle değil. Çünkü sofra artık bir araya gelme alanı değil, bir performans sahnesi.

İnsanlar klonlanmadı belki ama fikirleri kopyalandı.

Birileri çok önce planı yaptı: “Herkes aynı yaşasın, aynı düşünsün, aynı şeyden keyif alsın”. Ve biz de gönüllü olduk. Çünkü farklı olmak, artık fazla enerji istiyor. Oysa sıradanlık, çok konforlu bir battaniye.

Bir sahne izlemiştim yıllar önce, hâlâ aklımdadır. Bir Osmanlı dizisiydi, tüccarlar bir sofrada oturmuş, çeşit çeşit yemek önlerinde. Aralarından biri dedi ki: “Bu sofraya iyi bakın. Yakında bu yiyeceklerin hiçbiri kalmayacak. Çünkü biz karar vereceğiz ne yeneceğine. Herkes aynı tadı alacak, çünkü başka tat kalmayacak.”

Şimdi yemek sipariş sitelerine bakıyorum. Ne var? Ravioli, burger, makarna, noodle. Hepsi aynı sos, aynı sunum, aynı tabak. Annemin yaptığı fasulye bile retro bir konsept oldu. Trabzon’un pazı sarmasını arasan, “ürün stokta yok”. Gül şerbeti mi? Ancak dijital menüde “yükleniyor” olarak görürsün.

Son elli yılda dört binden fazla yöresel tarif kaybolmuş.

Dört bin tat, dört bin anı, dört bin hikâye.

Ama iyi haber şu: Hepsi yerine “beş peynirli ravioli” geldi.

Evler de kayboldu.

Bir düğün düşün, aynı anda on çift evleniyor.

Hepsinin evi aynı. Aynı renk duvar, aynı avize, aynı tablo. Hepsi “kendi tarzım” diyor ama hepsi aynı katalogdan seçmiş. İnsanların yüzde seksen ikisi çoğunluğun yaptığını doğru kabul ediyormuş.

Yani özgürlük artık bir Wi-Fi parolasına benziyor: Herkesin bildiği ama kimsenin gerçekten anlamadığı bir şey.

Ve yüzler… Yüzler artık yüz değil, sabitlenmiş emojiler.

Bir arkadaşım anlattı geçen gün: “Kızla konuşuyorum, hiçbir tepki yok. Dedim ki ‘bir mimik yapsana.’ Dedi ‘veremem, botox var.’”

Yani duygular artık yüz kaslarına erişim izni alamıyor. Dünya, sekiz milyondan fazla botox işlemiyle, global bir donukluğa doğru ilerliyor. Kahkaha atmak artık tehlikeli, çünkü kaş arasında kırışıklık yapıyor. İnsanlar yüzünü kaybetti, sonra da “özgüven” adı altında maskelerini parlatmaya başladı.

Trend ürünleri alanların yüzde altmış dördü altı ay içinde pişman oluyormuş. Çünkü istedikleri şey o değil. Ama istediklerini unutmuşlar zaten. Artık istemeyi bile sistem öğretiyor.

“Bu senin tarzın” diyor algoritma. “Evet ya, tam benim tarzım” diyoruz. Çünkü “ben kimim?” diye sormak yorucu bir işlem. “Sepete ekle” demek daha kolay.

Sence bu tablo ütopik mi, distopik mi? Yoksa zaten içinde yaşadığımız yeni normal mi? Aynı evler, aynı sofralar, aynı yüzler. Hepimiz bir katalog sayfasına sıkışmışız. Birbirimizin versiyonu olmuşuz. Herkes “özgün” ama aynı renkte. Farklılık artık filtre ayarıyla sınırlı.

Ama bir çıkış var.

Küçük başlar.

Büyükannenin tarifini yazmakla mesela.

Sofraya üç tabak yerine iki insan koymakla.

Trend olanı değil, içe iyi geleni seçmekle.

Yüzünü dondurmak yerine kırışıklığınla gülmekle.

Ve bazen de internetin çekmediği bir köşeye gitmekle. Orada çay demleyip sessizce oturmak, aslında dünyanın en gürültülü eylemi haline gelir.

Sonra bu küçük değişimler büyür.

Komşular sofralar kurar.

Pazar yerlerinde unutulmuş tatlar geri döner.

Story atmadan önce bir lokma yenir.

Filtre değil, ifade paylaşılır.

Çünkü insan aynılaştığı gün hikâyesini kaybeder.

Ama diyelim ki hiçbir şey değişmedi. Elli yıl sonrasını hayal et.

Herkesin evi aynı: Beyaz duvarlar, akıllı perdeler, cam tavanlar.

Sofralar aynı: Üç boyutlu yazıcıdan çıkmış jelatinli besin tabletleri.

Düğünlerde hologram gelinlikler, çeyiz olarak premium üyelik paketleri.

Yüzler aynı: Otuz beş yaşında donmuş bir kalabalık.

Kahkaha aynı tonda, üzüntü aynı formatta.

Artık kimsenin hikâyesi yok, çünkü herkesin hikâyesi aynı.

Ama bir kişi bile çıkıp kendi sofrasını kurarsa, kendi evinin kokusunu beyaz sabunla hatırlarsa, internetin çekmediği bir odada gülümsemesini bırakırsa, işte o zaman bu gidişat kırılır. Çünkü ev dediğin duvar değil, içindeki barış. Sofra dediğin tabak değil, etrafındaki ses. Yüz dediğin maske değil, duygudur.

Ve belki de gerçek özgürlük, Wi-Fi’nin çekmediği bir odada hâlâ gülümseyebilmektir.

Çünkü bazen en büyük devrim, modem kablosunu çekmektir.

 

 

 

Devam edecek…

 

 

Görsel: Pouya Fayazi

Related posts

Bir yanıt yazın

Required fields are marked *