Ruhsatsız
Şiir

SALINCAK | Salim Nacar

 

kal salıncakla!

 

solan bir peçeteyi almak için yeryüzüne iniyorum

orduların cihan harbi kalabalığında, subaysız bir baş ağrısı

kekeme bir neferin profan topuğuyla

insan fanusuna uygun nefis bir temsilci gibi, dünyaya koyulmuş

çocuklar kundaklanıyor amerikalarda, nezaket putülkelerde

taban aranıyor ve meşrubat tanrısı yazların göğsünde rehin

tutunurken hayata, cinsel bir tokat gibi gerdanına işlenmiş

oğullarıyla cenk eden felsefeler, yaz önünde güzden esir

katışan kütüklerle konuşuyor ve unutuluyor

sonra kanının tadını hatırlar gibi

iç karaya oturuyor aşıkların yüzü: teksas, meksas

tornitoron; şirket metafiziğinden örme polo yakalarla

bunca zaman sevgisiz yaşamanın arka odalarında

kalbi kapatan senetlerle haşrolup saplıyor sırt etine dişlerini

cuma çıkışlarına meyyal ve çarşılarda nadide duyarlılığın

bir ucu analitikse bir uzvu zehir! sarkıyor sola krallığın

ve ben solan bir peçeteyi almak için yeryüzüne iniyorum

korunmuş meclislerde ve seçim sandıklarında okşuyorum inci dizini

dibini seven armut, müşteri hezimetlerini dolaşan lir

beyaz bir erkekle amors durup acil servislerde arıyorum

sedyeden akdenize sızan mavi tüylü bir dirinin diş izini

tam kalbini buluyorum, karnını gösteriyor kafir.

 

servisten indim, soludum dünyayı, kardeşimi aradım

fon ayrılmış, aşka durmuş yurt çapında özün izahı

taso gürültüsü, cam gözü, sürgün ülkeler ve başkent ağrısı

salıncaklar kuruluyor büyük ampüllerin koruduğu ak güvertelerde

atların topuklarına mantık işeyen namlular buraya kadar

kavaklar değil hep salıncaklar ve çocuklar, karşılıyor bizi

fabrika önlerinde ve yarınsız gazellere açılan ilk servislerde

iribaşların çıktığı sandıkları gömerek deniz diplerine

seyahate ve borsaya iman edenlerin aklını karıştıran orojeni

tabip odalarının siyasal bir parti olarak şirketleşmesindeki

gönül birliğine dayalı düzenleri ve n95 maskeleri

dağlasın istiyorum ama hiç dönmüyor elim savaştan

solan bir peçeteyi almak için yeryüzüne iniyorum

güzel sevmenin sarp kale oluşundaki serinlik

bir film müziği operatörünün meşalelerle imtihanı

bu dünyada aşka inananların son kozudur artık

hiç durmadan servisten iniyorum.

sokuluyorum dünyaya ve düşünüyorum annemi

tertemiz odalarda bir börüyle savaşarak beni kitaplardan toplayan annemi

bok vardı diyorum, maaşa bağlanmadan şiire düşecek

bok vardı diyorum zaten olur olmadık yerde hep

bok vardı bu dünyanın eğimini aşka yoracak

bok vardı en genç günlerin ülfetini bir kaskete yedirecek

bok vardı sanki şiir hayatı geçerken

günlerin üzerimden akmasını bir kaplanın omuzundan izleyecek

ve daha iyisi her şey 120 dakikaya sığıveriyor birdenbire

arkadaşlarla göğe bakıp bir director’s cut bekliyoruz tanrıdan

her şeyin bir tekvin olarak yeniden başlatıldığı

kızıldeniz üzerine yeni bir son

hepimizi alacak bir gemi bahçemizde.

 

– ya sonra

ben gemiyi hazırlarım

sen hayvanları topla!

geldik mi sona, son şarkımız mı bu? nasılsa buluşacağız

tütün kolonyası sevenler ve tuşlu telefon kullananlar

oklarını bu kez denize karşı gömülerek kullananlar

koridor yolcusu olduğu halde pencere kenarında yer bulanlar

o şanslı piçler, yoksul ama düzgün ailelerde doğanlar

dolapları tamtakır, gönlü bol ve aklı selim olanlar

son canını prensesi kurtarmak yerine saçlarını taramak için

kullananlar. bir salıncak bekliyor sizleri. kömür kadifesi cenin

ve ekranda panzerlerle gençlik günleri heba edilenlerin

limbusta inanılmaz hızlı şarj aletleriyle sürenin dolmasını umarken

evlerine eski bir alışkanlıkla dönenler, bekleyin.

kamaşır aşk yükünün kedi dilinden doğan türkçesi

dünyaya bölünen sevgilinin hangi hatırdan çıktığı bilinmez

sütün ve incirin zihninden bu kuru gürültüyü

sanırsın okudum ama o dilin grameri, tırnak kanatan kuşlarla çözülmez

aşkın doğurganlığına erenler, sirenler, jedaylar, japonca bilenler

q’lar, kapora verenler, zenler, nebiler, ambulans şöförleri, güvercin besleyenler

en çok da cücezenler, sivasta, kara kışta, tespih yutup tek taşa dönenler

geldik mi sona? son şarkımız mı bu? dünyada, sınıfın ortasında

nursema’ya açılamamanın bütün kederini kabul eden

bir ilkokul çocuğunun acı hatırasına dayanarak

kurulan salıncak, boy veriyor aramızda

dünyanın tasvir edilişini, pörsümüş bir imanla anarak.

 

kal o salıncakla!

Related posts

SATRANÇ DERSLERİ | Mehmet Akif Öztürk

Ruhsatsız
2 hafta ago

ÇEMBER | Bayram Tayyip Yaslıca

Ruhsatsız
1 yıl ago

AY’A ÇİFT AYAKLA TAKLASIZ İNİŞ | M. Burak Çelik

Ruhsatsız
2 yıl ago
Exit mobile version