sormaya dilin varıyor mu,
nereye sürükleniyorum, olmazlığım niye?
çok katmanlı değişimlerden bahsediyor birileri
birileri eksildikçe kalıyor
sızının gün gün yerimsendiği bir yurtsuzlukta
ümit rehine, kriz sıcak, aklamıyor yüzleşmeler
kamuflajsız çıkmak gibi bütün bu yollarda insan
bir başına ve vaatlerin cazibesiyle kımıltısız
boyuna pusu kuruluyor kendine düşeceği
birçoğumuz oradan belki, adı bilmem ne tasarımı
her kuşkusuzluk hesaplanamaz bir sapma
ilk hata payında dibinde yalnızlığın patlaması bundan
hedef küçült, mevzilen diyor ömrün erken gurbeti
yahut itil personanın ardındaki pis gülüşlerce
bu zarar ziyan bolluğunda gölgelere çekilirken
vedalaşabilirsen payına düşen o ışıkla
sür güneşsiz toprağı, seril teslimgâhına.
sen kendini belirlenemez biri say ve seyret
mayınların patlayınca kopsun,
uçuşsun o heveskırıcıların dağarcığı da
elindeki joystick değil, elindeki yamalı sözcükler!
yazdıkça hâlâ en kalbî şeylerin kavladığını gördüğün
sen; ertelenmiş hücumun, uzlaşmanın ve kirin
sen, şiir hariç her yok’un trajedisi
seni arayacak kuşlar bir dağın doruğuna daldı
o dağın doruğu ile kanatlar aynı sıklette değil.
sen sesini koşturadur kalbi dağlı
güveler sarıyorken sözün kadife koynunu
ipek böcekleri unutulsun bir yerlerin ayazında
şâirler gitsinler yine bazı sözcükleri mühürleyerek
geçebilsinler o râh-ı nâlekârdan
Karacaoğlan dilber’i, Haşim ateş’i
Sezai gece’yi, Özel ceset’i tozlayan gibi
mızrak çuvala, şâir hesaba kitaba sığmaz ya
varış noktası aranma boşa!
teraziyi bozanla süreyi tutanı düşün sen
aynı kavgada hakemsiz ve kuralsız
dövüş ve havlunu atacak kuşları bekle.
