Bu yazı, Teoman Duralı’nın modern dünyaya ilişkin geliştirdiği “Çağdaş İngiliz–Yahudi Küresel Medeniyeti” kavramsallaştırmasını merkeze alarak, modernliğin tarihî arka planına ve Türk kimliği üzerindeki etkilerine dair ileri sürülen tezleri ele almaktadır. Yazı iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Batı medeniyetinin oluşum sürecine dair tarihîyorumları, İngiliz–Yahudi ittifakı iddialarını; ikinci bölümde Orta Asya merkezli Türklük vurgusunun ortaya çıkışına ilişkin “Çağdaş İngiliz–Yahudi Küresel Medeniyeti” ittifakı ile bağlantıları ve bu çerçevede dile getirilen jeopolitik, ideolojik ve akademik tartışmaları bir araya getirmektedir. Amaç, söz konusu yaklaşımın temel varsayımlarını, dayandığı tarih anlatısını ve Türk kimliği ekseninde üretilen eleştirileri bütünlüklü ve analitik bir çerçevede ortaya koymaktır.
Birinci Bölüm
Teoman Duralı’nın modernlik için kullandığı kavram, “Çağdaş İngiliz–Yahudi Küresel Medeniyeti”dir. Duralı, bu tabiri yalnızca bir adlandırma olarak değil, kapsamlı tarih analizine dayanan bir teşhis olarak koyar. Bu medeniyetin hangi tarihi hat üzerinde geliştiğini, nasıl bir zihniyet birliği oluşturduğunu ayrıntılarıyla ortaya koyar.
Roma’nın Teutoburg Ormanı’nda aldığı ağır yenilgi, Roma için sonun başlangıcı, Almanlar için ise milletleşme sürecinin ilk adımıdır. Batı’nın iki bin yıllık serüveni bu çatışmadan sonra şekillenir. Ortaçağa gelindiğinde derebeylik düzeni, toprak zadegânlığını doğurur. Savaşçı zadegân sınıfı, ticareti aşağılık bir uğraş olarak gördüğü için, bu alan büyük ölçüde Yahudilerin eline geçer. Yahudilerin ticaretle uğraşması tarihî bir zorunluluk olarak görünür.
Tapınakçılar – ya da sonradan masonlukla ilişkilendirilen çizgi – manastırlarda örgütlenen, Müslümanlarla kimi zaman açık, kimi zaman gizli savaşan bir yapılanmadır. Bankacılık ve tefecilik üzerinden büyük bir servet biriktirmişlerdir. Kudüs civarında güçlenen bu yapı, Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethinden sonra Avrupa’ya, özellikle Fransa ve Felemenk bölgesine kaçmıştır. 14. yüzyılda Fransa’nın çöken ekonomisi ve Papalığın Tapınakçıları “kâfirlik”le suçlayan fetvası sonucu binlercesi idam edilmiş, bir kısmı İskoçya’ya sığınarak intikam yemini etmiştir.
Tarihin bir diğer cilvesi, 15. ve 16. yüzyıllarda İspanya ve Portekiz’den sürülen Yahudilerin önce Felemenk’e, ardından İngiltere’ye yerleşmesidir. Ticarette mahir Yahudi toplulukları ile İngiltere’de kraliyetle mücadele eden toprak zadegânı arasında arabuluculuk rolünü bu Tapınakçı-masonik yapı üstlenir. Böylece İngiliz–Tapınakçı–Yahudi ittifakı – yani bir akıl ve menfaat ortaklığı – ortaya çıkar.
Çağdaş İngiliz–Yahudi Küresel Medeniyetinin serüveni, İtalya ve Felemenk’te yeşerdikten sonra İngiltere’de kök salar. Artık merkez Londra’dır. Toprağın değeri düşer, ticaretin ve sermayenin değeri yükselir. İngilizler Yahudilerle iş tuttukça ticaret, sömürü ve sanayileşme için gerekli ağlar kurulur. Bu ortaklığın somut politik karşılığı, 1917 Balfour Bildirisidir. Filistin Yahudilere “vatan” olarak vaat edilir ve 1948’de İsrail kurulur.
Bu medeniyet karşısında rakip olabilecek kültürler ve milletler ya dönüştürülmüş ya da tasfiye edilmiştir. Türklerin yeryüzünden silinmesi amacı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bunun yolu Türklerin İslamsızlaştırılması, İslam’ın ise özünden koparılıp ideolojiye indirgenmesi olmuştur. Osmanlı devlet erkanı bu süreçte ya gaflet içindeydi ya da dış etkilere karşı direnecek kudreti bulamadı. İçeriği boşaltılmış bir din, tebaayı itaatkâr kılmanın aracı haline getirildi. Şer ittifakının – özellikle masonik yapılanmaların – Osmanlı bürokrasisine nüfuzu bu ihanet sürecini hızlandırdı.
Türk aydınları birer ikişer sisteme entegre oldukça milletin bağları zayıfladı. Sistem Türklüğü hedef aldı. Selanik–Londra hattında yürütülen faaliyetlerle Türklük ülküsü kırıldı. Kavram şemamız dağıtıldı; yerine Orta Asya merkezli, ırka dayalı bir Türklük tezi dayatıldı. Oysa bizim Türklüğümüz Anadolu’da mayalanmış, İslam’la anlam kazanmış bir kimlikti. İsmet Özel’in dediği gibi, “Kâfirle çatışmayı göze alan Müslümana Türk denirdi.” Türklüğün anlamı buydu, ülküsü buydu. Bu ülküyü yıkmak için Turancılık pompalanırken, millet manası zayıflatıldı.
Teoman Duralı bir milletin iki türlü tesanütle var olabileceğini söyler:
Birincisi, Veda Hutbesi’nin ruhuna uygun olarak, farklı soy ve kökenlerden gelen insanların Allah’ın yarattığı olma bilinci etrafında toplandığı ülkü birliğidir.
İkincisi ise İhtilal-i Kebir sonrası ortaya çıkan, soy sop ve çıkar hesaplarına dayalı kavmî milliyet anlayışıdır.
Bizim yaşadığımız çöküşün temelinde Osmanlı’nın halkı bilinçli biçimde cahil bırakması vardır. Türk Milleti İstiklâl Harbi vererek başına gelenlerin intikamını aldı. Bunun bedelini İstiklal Harbi’nden sonra ödedi. Cumhuriyet yıllarında “çağdaşlık” denildiğinde akan sular durur oldu. Eğitim, yazı, din, ekonomi, ahlak ve kanunlar birer birer dönüştürüldü.
Duralı soruyor: Peki bu çağdaş medeniyet insanlara neden cazip geliyor? Çünkü insanın beşerî tarafına hitap ediyor: emeksiz para, eğlence, gösteriş, haz… Yani insanı hayvanîleştiren yönleri parlatıyor. Oysa insanlaşmak, emek isteyen bir imtihandır. Bu nedenle Çağdaş İngiliz–Yahudi Küresel Medeniyeti, Duralı’nın ifadesiyle küfür medeniyetidir; çünkü gerçeği örter, saptırır, insanı nefsinin kölesi kılar. Her şey ambalajlanmış, insan doğadan koparılmıştır.
İslam ise bu süreçte yerinden edilmiş, ideolojileştirilmiş,menfaatlere hizmet eden bir yapıya dönüştürülmüştür. Nasıl ki doğayı reddeden dini anlayış engizisyonu doğurduysa, dini reddeden doğa anlayışı da sermaye–kâr–sanayi–sömürü düzenini doğurmuştur. Bu sistemin bilim dediği bilim değildir; din dediği de İslam değildir. Tek gerçek vardır: Sistem.
Anavatan İngiltere, yavru vatan ABD ve Siyonist İsrail tarafından temsil edilen bu küresel düzen…
İkinci Bölüm
Birinci bölümde Teoman Duralı’nın, dünya sistemini “Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti” olarak adlandırdığından bahsettik. Ona göre modern küresel yapının ortaya çıkışında İngilizlerin, Yahudilerin ve tarihî Tapınakçı geleneğinin bir tür “tarihî ortaklık” içinde rol oynadıkları görülür. Bu çerçevede bazı düşünürler, modern dönemde kurgulandığı ileri sürülen bir “oyun”dan söz ederler. Bu oyunun özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren uygulamaya konduğu ve Orta Asya Türklüğünün ön plana çıkarılmasıyla başladığı iddia edilir.
Bu yaklaşımda temel soru şudur: Orta Asya merkezli Türklük vurgusu neden 19. yüzyılda bu kadar görünür hâle getirildi?
Bu soruya üç ayrı tezle cevap verilir:
1. İngiliz ve Fransız Jeopolitiği
Yalçın Küçük’ün İsyan adlı eserinde aktardığı ilk teze göre, Büyük Britanya ve Fransa, kendi sömürgelerinden uzak ama Hindistan ve Çin’e yakın İç Asya’da Rus ilerleyişini dengelemek için bölgedeki Türklük bilincini canlandırmayı yararlı görmüşlerdir.
Bu bakış açısına göre Orta Asya Türklüğünün öne çıkarılması, özellikle İngiliz çıkarlarına hizmet eden bir tampon bölge yaratma stratejisidir.
2. Türklük–Yahudilik Bağı İddiası
Küçük’ün dikkat çektiği ikinci tez ise, 19. yüzyılda Orta Asya Türklüğünü işleyen dört önemli isim (L. Cahun, A. Vambery, B. Lewis, P. Dumont) arasındaki Yahudi kökenine vurgu yapar. Bu yoruma göre söz konusu isimlerin amacı, Yahudilere yeni bir yurt arayışı çerçevesinde Türklüğü Orta Asya’ya bağlayarak “Türklerin tarihî olarak başka bir coğrafyaya ait olduğu” düşüncesini güçlendirmektir. Bu iddia, 1917 Balfour Deklarasyonu ve 1948’de İsrail’in kuruluşu gibi gelişmelerle birlikte yorumlandığında anlamlı hale gelir.
3. Hıristiyan ve Tapınakçı Etkisi
Üçüncü teze göre ise bazı Hıristiyan çevreler, özellikle Tapınakçı geleneği, Türklerin Avrupa ve Rumeli’den uzaklaştırılması hedefi doğrultusunda Orta Asya Türklüğü fikrini desteklemişlerdir. Böylece “Türklerin doğal coğrafyasının Orta Asya olduğu” fikri güçlendirilerek Anadolu ve Balkanlardaki tarihî varlıklarının sorgulanması amaçlanmıştır.
Bu üç tez bir arada düşünüldüğünde, “Orta Asya Türklüğü” temasının aynı anda İngilizlere, Yahudilere ve Tapınakçı geleneklere yarayan bir araç hâline geldiği öne sürülebilir. Bu nedenle Orta Asya merkezli Turancı yaklaşımın, ırk temelli bir kimlik anlayışı doğurarak Türk milletinin bütünlüğünü zayıflattığı ortadadır.
Türkiye’de Bu Fikrin Yayılması
Bu düşünce sisteminin Osmanlı topraklarında kimler aracılığıyla yayılmış olabileceği tartışılırken, değerlendirmeler III. Selim ve II. Mahmut dönemine kadar uzatılabilir. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte Bektaşiliğin devlet katında dışlanması, bazı Alevi-Bektaşi topluluklarında devlete karşı kırgınlıkların oluşmasına yol açmıştı. Rumeli’den Anadolu’ya göç eden birçok Türk’ün Bektaşi olması da bu tabloya eklendiğinde önümüze bir tablo çıkar.
Bu nedenle bazı yazarlar, 19. yüzyılda Turancı fikirlerin Türkiye’de özellikle Bektaşi çevrelerinde daha kolay karşılık bulduğunu ileri sürerler. Sünni ortodoksi içinde ise bu eğilimin daha sınırlı olduğu görülmektedir.
Ayrıca Türklüğü İslam’la değil de Osmanlılıkla bağdaştırma eğilimindeki grupların, Osmanlı merkeziyetçiliğine karşı çıkanların ve Jön Türk hareketinin bazı unsurlarının Turancı fikirleri desteklediği bilinmektedir.
Batı’daki Türkoloji ve Kürdoloji Tartışması
Yalçın Küçük’ün şu değerlendirmesi, Türkçülük düşüncesinin arka planına ilişkin şüpheleri ifade eder:
“Batıdaki Türkoloji ve şimdi ekleyebiliriz Kürdoloji departmanlarının hepsi Yahudilerin elindedir ve bu hiç cazip görünmemektedir.”
Bu ifadeden hareketle, bazı yorumcular Batı’daki akademik çalışmaların ve özellikle Türkoloji ile Kürdoloji alanlarının, belirli entelektüel çevrelerin etkisi altında şekillendiğini ileri sürmektedir. Bu yaklaşım, Ortadoğu ve Türk tarihine dair akademik üretimin bütünüyle bağımsız olmadığı; aksine, uluslararası güç dengeleri, ideolojik yönelimler ve jeopolitik çıkarlarla bağlantılı olarak yönlendirilebileceği iddiasına dayanmaktadır.
Sonuç
Teoman Duralı’nın ifadesiyle Çağdaş İngiliz–Yahudi Küresel Medeniyeti İngilizlerin, Yahudilerin ve masonların ortak çıkarları üzerine, Türklüğün ötekisi olarak filizlenip, gelişmiştir. Bu üç ortak büyük bir oyun tezgahlamıştır. Bu oyunu bozabilir miyiz? Bu perspektife göre, Türk milletinin bütünlüğünü zayıflatmayı hedeflediği iddia edilen bu “oyunu” bozmanın ilk adımı, bunun bir oyun olduğunu fark etmektir. Yalçın Küçük şöyle diyor:
“Avrasya Projesi’ni, Türkiye’yi yormak ve havanda su dövmeye yönlendirmek için bulunmuş bir Siyonist reçete olarak görüyorum.” Bu ifade, tüm tartışmanın merkezinde yer alan şüphe ve eleştirel bakışın bir özeti niteliğindedir.
İsmet Özel’in şu sözleriyle bitirelim: “Yahudiler bize Türklüğün Timur’un yaptığı gibi bir şey olduğunu anlatarak kakaladılar. (…) Anan baban Türk diye sen Türk olmuyorsun. Bak bakalım, Türk müsün değil misin? Yani İslâm’ın kılıcı olmayı reddedip Türk olmak mümkün ise, o zaman benim söylediklerimin hepsini dışarıda bırakın. (…) “Memleket denilen yerlerin ‘memleketimiz’ olmasını gaye ve gayretleri ‘i’lâ-yı kelime-tullah’ olan gazâ ehli sağlamıştır. Üstelik ‘biz’ o biziz ki Anadolu’nun fethine Mekke’nin fethiyle başlamışız. Bunu söyleme zaruretini neden duyuyorum? Eğer kendi kendimizi tarif etmeyi başaramazsak başkalarının ve kaçınılmaz olarak düşmanlarımızın bizi tarif edişlerine mahkûm olacağız. Kendi kendimizi tarifte başarıyı yakalayabilirsek Türklerin ve Türklüğün kavlinin ‘i’lâ-yıkelime-tullah’ ile kaim olduğu gerçeğini de yakalayabiliriz. O gerçeği kaçırdığımız zaman Avrupalı bizi kulağımızdan yakalar ve boynumuza adımızın yazılı olduğu tabelayı asarak ‘Kim olduğunu benden öğren!’ der.”