İnsan ile hayvan arasındaki farkları tartışırken çoğu zaman insanın üstünlükleri öne çıkarılır. Oysa hayvanların bizden içgüdüsel olarak üstün oldukları ve bizim bu açığı ancak bilinç seviyemizle kapatabileceğimiz mühim bir nokta vardır: sınıf bilinci. Hayvanlar içgüdüsel olarak sürülerini, alanlarını ve ailelerini yani kendi sınıflarını korurlar. Biz insanlar ise nefsimizin de etkisiyle sınıftan önce kendimizi korumaya meyilliyizdir. Bu açık ancak sınıf bilinciyle kapanır.
Hz. Âdem yasak elmayı yediğinde vatanını (Cennet’i) kaybeder, ailesini (Havva’yı) tehlikeye atar ve nihayetinde Allah tarafından kendisine sınıf bilinci bahşedilir. Bu bilinci ilk bozan ise Kabil’dir. O günden bu yana insanlar, sınıf bilincini bozanların açtığı belalarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Sınıf bilinci bizim için merkezî ve cevherî bir meseledir.
Toplumsal sorumluluğu üstlenmek bir aydından beklenecek ilk iştir; aydın olmanın elifbâsı budur. Bu sorumluluk, hâkimiyetimiz altındaki topraklarda fesadı ve bozgunculuğu engellemekten başka bir anlama gelmez. Sürülerin (toplumun), alanların (vatanın) ve ailelerin korunması… Bugün Batılı devletlerin güç uğruna dünyanın doğal dengesini bozduğunu söylemek kimseyi şaşırtmaz. Büyük İslâm âlimi Zemahşerî fesadı “Bir şeyin istikametinden saparak yararlı halinden çıkması” olarak tanımlar. Bugün dünya üzerinde hava kirliliği nedeniyle açık havada gezmeye çekinmemiz gerektiği söylenen şehirler varsa, bunun sebebi doğanın istikametinden saptırılmasıdır. Bu da Batı’nın cürümlerinden yalnızca biridir.
Ancak bir başka mesele daha vardır: hâkimiyetimiz altındaki toprakların bize vereceği yarardan mahrum bırakılmamız. İşte aydınların üzerinde durması gereken asıl nokta budur. Türk hâkimiyeti altındaki topraklardan gayritürk unsurların faydalanmasına kimler göz yumdu? Bu sualin cevabı, aydınların fesadı engelleme görevini de belirginleştirecektir.
“Türkiye’de sanayi gelişirse her şekilde Türklerin menfaatine olur; yeter ki Türkiye’de sanayi gelişsin, nasıl gelişirse gelişsin” anlayışı bizi bugüne getirdi. Oysa tarihi misaller bu düşünceyi defalarca çürütmüştür. Mesele sanayinin gelişmesi değil; sanayinin Türk menfaatleri doğrultusunda gelişmesidir. Kapitalist ilişkiler, demiryollarını ve her türlü sanayi yatırımlarını insanların sömürülmesinin aracına çevirebilir. Bu durumda; kapitalist ilişkiler içinde kırıntı dahi elde ederiz ümidiyle Türkiye’de demiryolları, otoyollar, köprüler olsun demek, insanların sömürülmesini savunmakla aynı anlama gelir. Bu sınıf bilinci değil; olsa olsa aşağılık kompleksi bilincidir.
“Doğu; ihtiraslı milletlerin denetimine girmeyen tek yerdir, kolonileştirmek için şahane bir alandır; eğer Almanya bu fırsatı kaçırmazsa dünyanın paylaşılmasından en iyi payı almış olacaktır.”
Bu sözler 1886 yılında bir Alman’ın ağzından çıktı. Aynı yıl Osmanlı’da Nafia Nazırlığı’nın Ticaret Nazırlığı’na bağlanması elbette tesadüf değildir. İki yıl sonra Deutsche Bank’ın İstanbul’da işlettiği şirket kuruldu. Haydarpaşa Garı bu şirket tarafından inşa edildi ve 1892’de demiryolu hattı Ankara’ya ulaştı.
Demiryollarının geçtiği arazilerdeki kum ve taş ocaklarının bedelsiz işletilmesi, gerekli kerestenin ormanlardan ücretsiz temini, hattın iki tarafındaki 20 kilometrelik alandaki madenlerin işletilmesi, kullanılan her türlü malzemenin vergiden muaf tutulması, imtiyaz süresi boyunca işletmeci şirketlerin sermaye ve gelirlerinden vergi alınmaması gibi pek çok gayrimilli uygulama tarihin tozlu sayfalarında açıkça görülür.
Soyu Germiyanoğulları’na dayanan ve İngiliz istihbarat raporlarında “dik kafalı tipik bir eski Türk” olarak tanımlanan Abdurrahman Nurettin Paşa gibi devlet adamları tüm bunlara karşı çıkmıştı. Ancak hem İngilizler hem Almanlar Türk topraklarına iki koldan demiryolu döşemeye devam etti. Bu demiryolları I. Dünya Savaşı’nda Türk menfaatlerinin aleyhinde işledi. O demiryolları olmasaydı—ki bugün buna geri kalmışlık deniyor—belki birçok toprağımız işgal edilmeyecekti.
Demiryollarına karşı olmak değil; demiryollarının ve tüm endüstriyel yatırımların Türk menfaatlerine uygun şekilde hayata geçirilmesini savunmak gerekir.
Osmanlı’nın son yıllarını okurken Avrupalı devletlerin sekiz kollu bir ahtapot gibi her yönden Türk topraklarına saldırdığını görmek mümkündür. Biri demiryolu yapmak ister, diğeri maden imtiyazı peşindedir, öteki altyapı yatırımları karşılığında vergi toplama hakkı arar. İthal mallar şehirleri sarmış, demiryolları üzerinden Türk hâkimiyeti altındaki topraklara akmıştır. Bugün bu hâdise Türk gençlerine bir başarı hikâyesi gibi anlatılıyor; solcusundan sağcısına herkes kapitalist sermayeye açılan bu toprakları övüyor. Oysa o demiryolları, Türk topraklarına en iç noktalara kadar girmek isteyen yabancılar tarafından, kendi çıkarları için inşa edildi.
Buradan demiryolu düşmanlığı çıkarmak doğru değildir. Asıl sorulması gereken şudur:
Türk vatanından gavurların değil Türklerin yararlanmasını nasıl sağlayacağız?
Nitekim İngiliz istihbarat raporlarında “Türkiye bir parça gelişirse bizim de ticaretimiz artar” deniliyor ve Türkiye’de demiryolu yapılması için girişimde bulunulması gerektiği belirtiliyor.
Bugün Türkiye SİHA pazarında dünya liderliğine oynuyor. Bu üretim sahası Türkiye’nin menfaatine olsa da önceki yazımda belirttiğim üzere Trump’ın askeri üretimi müttefiklere yayma stratejisiyle de uyumludur. Yani Türkiye’nin SİHA başarısı Türk menfaatlerine yaradığı kadar ABD menfaatlerine de yarıyor. Öyle olmasa ürettiğimiz SİHA’ları ücretsiz bir şekilde Ukrayna’ya verir miydik?
Türkiye’nin Bağdat Valisi ve “eski kafalı bir Türk” diye nitelenen Abdurrahman Nurettin Paşa, 1880’de yazdığı raporda eğitimin yetersizliği, asayişin güçlendirilmesi, adaletin gevşekliği ve bölgenin ziraî faaliyetleri için Fırat ve Dicle’nin ıslah edilmesi gibi önemli teklifler sunar. Yabancı mallara rağbetin gösteriş boyutuna ulaştığını belirterek; yabancı mamulleri ithal etmeye gerek kalmayacak fabrikaların kurulmasını önerir. İşte İngiliz istihbarat raporlarında dik kafalılığı sebebiyle alaya alınan Paşa’nın zihniyeti budur. Üstelik Paşa İstanbul’da elektrikli tramvay hattı için de girişimlerde bulunmuştur. Yani onun tavrı şudur: “Gavurun işine yarayan gelişmeye hayır; Türkün işine yarayan gelişmeye evet.”
“Dik kafalı tipik bir eski Türk”—bir başka ifadeyle gerçek bir Türk aydını—Türk hâkimiyeti altındaki toprakların sömürülmesine karşı çıkar; her türlü sanayinin yalnızca Türk menfaatleri doğrultusunda gelişmesini ister. Vatanın her köşesini (Prizren’den Kastamonu’ya, oradan Bağdat’a) evi bilir; yabancı emeller konusunda uyanıktır.
Cumhuriyet döneminde Türkleri “cahil ve ilkel” diye yaftalayan profesörler her ne kadar ortalığı doldurmuş olsa da Türk milleti içinden nice büyük adam çıkmıştır. Son olarak, 1907’de Abdülhamid’in talebine rağmen elde delil olmadığı için Servet-i Fünun dergisinin kapatılmasını engelleyen Adalet Bakanı’nın da yine Abdurrahman Nurettin Paşa olduğunu hatırlatmak gerekir.