Siyonist İsrail’in Gazze’ye yaşattığı zulmün bir anlaşma ile şimdilik durulduğu günlerdeyiz. Bu felaket; güçlü bir Siyonist devletin varlığı, diğer güçlü devletlerin cevaz vermesi ve bu ilişkiler ağını teminat altına alan bir uluslararası düzenin olmasıyla mümkündür. Saydığım üç koşulun da mevcut olduğunu tartışmamıza sanıyorum hâcet yok.
Bu noktada önümüzde iki seçenek beliriyor: Ya devletsiz/anarşist bir çözümü savunmalıyız ya da felaketi durdurmak için uluslararası mekanizmaları dahi aşabilecek kudrette bir güçlü devlet modelini. İki seçeneğin de kulağa çok zor geldiğinin farkındayım. İlk seçenek, uluslararası düzeni elinde tutan güçlü devletlerin eliyle kolaylıkla boğulabilir. İkinci seçenek ise yaptırımlardan, saldırılardan, hegemonyadan geçen uzun ve zorlu bir yolculuk. Her iki seçenek de kulağa pek gerçekçi gelmiyor.
Hiç kimsenin gerçekçi bulmayacağı mezkur iki seçeneğin ardında gizlenen bir ihtimal daha var: “Ne müşkülmüş seni sevmek, sana yâr olmak” diyen güftekâra akın akın kulak vermek. Gerçekçi olup imkânsızı istemek, modern çağın Müslümanların alınlarına yazdığı kaderi tüm müşkülatına rağmen silmeye azmetmek demektir.
Yahudilerin cürmüne karşılık uluslararası alanda her toplumdan yükselen itirazlar; dünya devletleri sisteminin güvenilir olduğu vehminin iflasını bir kez daha gösterdi. İsrail’in zulmü, liberal Avrupa demokrasisinin çöküşünün kaçıncı ilanı oldu, bilmiyorum. İsrail, Avrupa demokrasisinin tüm teçhizatlarına sahip bir ülke. Buna rağmen ortaya soykırıma varan bir sonuç çıkıyor.
Avrupa’yı takip ederek liberal demokrasiyi koruma ve savunma politikası iki yumrukla yere serilmiştir. Birinci yumruk: İsrail örneğidir. İsrail, liberal demokrasinin tüm araçlarına sahip olmasına rağmen zalim bir ülke olmaktan kurtulamadı. İkinci yumruk: Çin örneğidir. Çin, liberal demokrasi olmadan iktisadî bir başarı hikâyesi yazdı. Adalet ve iktisadî kalkınma için liberal demokrasinin şart olduğu iddiası artık çökmüştür.
Dondurucu soğukta ormanda mahsur kalmış bir grup insan, birbirine yaklaşarak ısınmaya çalışır. Ormandan nasıl çıkabileceklerine dair bir planları olmasa da bunu yaparlar. Son nefeslerini verene dek beyhude ısınmaya çalışırlar. Biz Türkler, üzerimizdeki Batı hegemonyasının yıkılması gerekliliğini daha gür seslendirmeliyiz. Hayatta kalabilmek için vücut ısımızı ancak böyle temin edebiliriz; ormandan kaçış planımız henüz olmasa da.
Abdullah bin Mesud, Kâbe’de âşikâre Kur’ân-ı Kerîm okuyan ilk sahabe olurken; Mekkeli zalim müşriklerle, kuzeydeki (bugün Irak ve Suriye topraklarına denk düşen bölgede var olan) iktidar sahibi Arap feodal güçlerle, daha da kuzeydeki dünyanın iki süper gücü olan Bizans ve Sasanilerle nasıl mücadele edeceğine dair belki de hiçbir somut plana sahip değildi. Buna rağmen ne karamsarlığa düştü, ne korkuya kapıldı; bildiğini okudu. Türk milletinin sinesinde açılan manevi çukurları doldurabilmenin yolu buradan geçiyor.
Avrupalılık kimliğinin Türklüğün aksi olmak üzerinden şekillendiği literatüre girmiştir; birçok düşünür bunu kaleme almıştır. Roma’nın çöküşünden sonra modern döneme dek yaşanan Ortaçağ boyunca Avrupalılar çok parçalı bir görüntüye sahipti. Bu parçalılık; siyasi, hukuki, iktisadî ve kültürel hayatta rahatlıkla gözlemlenebilir. Avrupalılar, bu dağınıklığın çözümünü “anti-Türk” olmakta buldu ve ortak bir Avrupalılık kimliği inşa etti. “Avrupa, hem bir bölge hem de bir fikirdir,” diyor Robert Bartlett. İfade ettiği hakikatin izini evvela Haçlı Seferleri’nde buluruz.
Liberal Batı demokrasisi üzerinden Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne ve yukarıda sözünü ettiğimiz Avrupalılık fikrine entegre etme hedefi, açıkça Türklüğü Avrupalılık kimliğinin bir alt kimliğine dönüştürmeyi teklif etmek demektir. Her şeyden evvel Türklük nasıl Avrupalılık kimliğinin bir alt kimliği olabilir? Alt kimlikler, kendi aralarında farklılıklar barındırsa da temel yönelimlerde, hedeflerde, duygularda ve siyasette ortaklaşma yoluyla bir üst kimliğe bağlanabilir. Türklerle Avrupalıları bağlayan ortak siyasi hedefler nelerdir? Mesela gayrimüslim dünyanın İslamî bir tehlike hissetmemesini temin etmek gibi temel bir Avrupa hedefine nasıl entegre olacağız? Bunun tek yolu Türkiye’den İslam’ı kazımaktan geçer.
Birçokları AB fikrinin iktisadî refah getirme ve serbest dolaşım hakkı elde etme yüzüne odaklanıyor. Fakat bu yazıda dile getirmeye çalıştığım Avrupalılık kimliğiyle ilgili neredeyse hiç tartışma yürümüyor. Biz Türkler, kimlik meselesini nereye kadar hasır altı etmeye devam edeceğiz? Selamız okunana dek mi?
Türk milletinin önündeki mesele, Türklüğün Avrupalı kimliğinin nasıl alt kolu yapılabileceğinin teorisini üretmek midir? Adaletten üniversite eğitiminin maddî ve manevî çöküşüne, Türkçenin yaşadığı krizden geçim derdine kadar yaşanan birçok sorun ortadayken hâlâ Türk kimliğini Avrupa’nın bir alt kimliğine dönüştürmeye çalışmak neden?
Türk fikrine göre ahlaklı insan, sahip olduğu sahici şeyleri pazarlamak yerine kıskançlıkla saklar. Buna zevcesi de dahildir. Bu açıdan pazarlanan, dışarı sunulan şeylere sahici manada sahip olmadığımızı anlamalıyız. Turizm sektörüne bu yüzden oldum olası ısınamadım. “Bakın, bizim ne güzel şeylerimiz var” fikrini Türk bulamıyorum. Çünkü benim lugatımda insan sahip olduğu güzel şeyleri örter, saklar; ifşa etmez. Nazardan korkar, yine etmez.
Yunanlar hâlâ askerlerine etek giydiriyor. Amerikalılar kendilerine özgü bir futbol tarzını inatla oynamaya devam ediyor. Almanlar alfabelerinde kendilerine özgü olan harflerine sıkıca sarılıyor. Herkes hususiyetini korumanın derdindeyken Türk fikrinin aldığı yaraları düşünmek; mutmain olmayan bir kalbi kolaylıkla karamsarlığa sürükleyebilir. Pazarlamaktan imtina edeceğimiz, bizde vefa duygusu uyandırmaya muktedir olan, kim olduğumuzu bize hatırlatan hususiyetlerimizi boğmaya çalışmaktan vazgeçmeliyiz. Türklüğün bir fikir olduğu hakikatini Robert Bartlett’ten mi öğrenecektik? Bartlett üzerinden kulağımızı tersten göstermenin ne anlamı var? Oysa Türk şiiri bize bu hakikati zaten temin ediyordu.
