Subscribe Now

* You will receive the latest news and updates on your favorite celebrities!

Trending News

Ruhsatsız

TÜRK ŞİİRİ: SINIF ŞİİRİ Mİ SINIFIN ŞİİRİ Mİ? | Semih Samyürek
Deneme

TÜRK ŞİİRİ: SINIF ŞİİRİ Mİ SINIFIN ŞİİRİ Mİ? | Semih Samyürek 

 

“Gözyaşı bile dökemiyorum, sebebi ne?

Habil uzanmış yatıyorken mezarında

Görüyorum, boğdu hayat beni bir kedere

Yok artık hayatımda yer bir damla sevince!”

 

Bu şiiri Hz. Âdem, oğlu Hâbil için yazmıştı. Bir ağıt havası da vardır. Şiir bugün elimizdedir. Ancak bilimsel açıdan bakacak olursak, bu şiirin Hz. Âdem’e ait olduğuna dair hiçbir delile sahip değiliz. Bilim, Hz. Âdem’in varlığını delillendiremediği gibi ilk hüznü de delillendiremiyor. Demek ki bilim, insanların ekmek gibi, su gibi ihtiyaç duyduğu bir saha olmasına rağmen, insanın hakikate ulaşmasına, hayatı kavrayabilmesine ve kendini yükseltebilmesine tek başına yetmez. Bilhassa din ve sanat sahaları bu hususta insanın vazgeçilmezleridir. Biraz bu iki sahaya bakalım.

Sanat; ters giden şeylerin tersine gitme iradesidir. Din ise “terse ama tam olarak nereye?” sualinin cevabıdır. Dinsiz sanat, yalnızca terse gitme iradesi olduğu için peşine takılanları çıkmaz sokaklara sürükler. Sanatsız din ise iradesiz bir yolculuğu dayattığı için merhametsizliği ve zorbalığı besler. İradesiz eylem, her korkunçluğu barındırır; uyurgezer birinin cinayet işlemesi gibidir. Eylemsiz irade ise züppelikten ibarettir. Bu sebeple din ve sanat, insanı olgunlaştıran iki temel unsurdur. Kâmil insan olmanın yolu; hem dünyada ters giden şeylerin tersine gitme iradesine sahip olmak hem de bir menzile sahip olmakla mümkündür.

Din olmazsa sanat eksik kalır. Çünkü sanat insana nereye gideceğini söylemez. Sanat olmazsa din de eksik kalır. Çünkü din insana nereye gideceğini söylese de ortada yola çıkmak isteyen biri yoksa adres anlamsızlaşır. Dinin eksik kalışını, kendi içindeki kuralların eksikliği olarak anlamayalım. Burada eksiklikten kastım, dinin gösterdiği yolda yürüyecek insanın olmamasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de “dininizi tamamladım” yahut “dininizi kemale erdirdim” gibi ifadeler mevcuttur. Vurguladığım eksik kalma hâli, dinin rükûnlarının eksik olması değildir. Nasıl ki Müslüman olmak için akl-ı selim olmak şarttır, aklı baliğ olmayana ibadet düşmezse; burada da benzer bir durumdan söz ediyorum.

Bilimin neden gerekli olduğundan bahsetmeye lüzum görmüyorum. Çünkü bu gereklilik hem herkes tarafından kabul ediliyor hem de bilim reddedilerek hayatta kalınamıyor. Hiç eğitim almamış bir insan dahi çatılara çıkıp kendini aşağı atmaz. Bilime uymak bu açıdan fıtrîdir. Bilim, insanın ilk boyutudur. Fakat sanat ve din, yani ikinci ve üçüncü boyutlar; sıkça reddedilişe maruz kalmaları bakımından yazımın asıl konusunu oluşturuyor.

Sanat ve din, tarih boyunca insanların yoldaşı oldu; fakat modern çağda ikisine yönelik de türlü reddedişler ortaya çıktı. Bunun en büyük sebebi, modern çağın kapitalizmle olan sarsılmaz bağıdır. Dünyada bir finans hâkimiyeti var dediğimizde yalnızca kapitalizmin malî yönüne işaret etmiş olmayız; aynı zamanda itibar sahibi olmanın yolunun para sahibi olmak olduğunu da ifade etmiş oluruz.

Bir misal vereyim: Şair olan Fatih Sultan Mehmet’in mahlasının sorulduğu bir yarışma programına gelen yorumlarda, “adam onca işinin yanında bir de şiirle uğraşmış” gibi ifadeler gördüm. İnsanlar şiirin, onca iş arasında uğraşılan bir hobi olduğunu zannediyorlar. Oysa modern çağdan evvel itibar sahibi olmanın kaynaklarından biri şiirle uğraşmaktı. Yani bakın, adam İstanbul’u fethediyor ama itibar sahibi olabilmek için şiirle de meşgul olması gerektiğini biliyor. Bu sebeple “çobanından padişahına şair bir millet” diyoruz.

Modern çağ, hayatımızı idame ettirebilmek için ihtiyaç duyduğumuz tek şeyin para olduğunu zihinlerimize nakşetti. Modern çağa dek para denen şey, altın ve gümüşten ibaret madenlerdi. Önce, büyük miktarlardaki madenin taşınmasındaki zorluğa istinaden temsili para ortaya çıktı. Faiz, o temsili paranın kiralanmasıyla yayıldı. 20. yüzyıla geldiğimizde paranın altın karşılığı yok edildi ve buna itibarî para dendi. Ardından itibarî paranın yerini kaydî para aldı. Artık paranın fizikî bir kâğıt karşılığı bile yok. Bankalar sanal para üretiyor ve bunu sonsuz miktarda üretmeleri de mümkün. Geldiğimiz noktada kripto paraları konuşuyoruz.

Kapitalist dünya nizamı, madenî paraya açtığı savaşı kazandı. Bu zafer, emperyal sömürünün ve birikimin yegâne teminatıdır. Madenî para doğal olarak anti-kapitalisttir. Nitekim dünyadaki maden miktarı bellidir. Eğer madenî para baz alınacak olursa sonsuz sayıda para üretilemez, faiz yiyiciliği üzerinden yaygın şekilde geçinilemez. İnsanlar emekleriyle geçinmek şerefine erişir. Ya da “zorunda kalır” mı demeliydim?

Sanat ve dinden söz ederken niçin paranın seyrine daldık? Çünkü Türkiye, bir vakitler itibarın yolunun şiirden geçtiği bir memleket iken bugün itibarlı olmanın parayla ölçüldüğü bir diyar hâline geldi. İnsanlar refleksle “tüm dünyada böyle olmadı mı?” diye sorabilirler. Fakat bizim dünyadan bir farkımız var: Türkiye, dünyadan farklı olarak geçer akçenin para olmadığı bir ülke olarak kuruldu. Türkiye, kapitalizmin itibar aracı olan para biçiminin sağladığı imkânlarla değil, Müslüman olmakla hayat hakkı elde edilen bir ülke olarak teşekkül etti. Müslümansan Türk bayrağı altında hayat hakkın vardı. Bu sebeple Lozan Anlaşması’nda Müslümanlar ülkeye kabul edildi, gayrimüslimler ülkeden gönderildi. İnsanlar ekonomik bir birim olarak değil, Müslüman olmakla Türkiye’de hayat hakkı elde ettiler. Bu, İstiklâl Harbimizin ruhudur.

Bizim hikâyemiz böyleyken dünyanın geri kalanı başka bir hülyaya kapılmıştı. Modernite, geleceğin vaat edilmiş bir toprak olduğunun duyurulmasıyla başladı; bugün bu düşüncenin sarsıldığına tanıklık ediyoruz. Kimse yarının ne getireceğini bilmiyor ve çoğu kimse insanlığın güneşin doğuşunu görüp göremeyeceğinden endişe ediyor. Gelecek itibar kaybetti. Şimdi şiire iade-i itibar vaktidir.

Bir toplum “vatan”, “din” veya “tarihî mesuliyet” için aç kalmayı, hatta ölmeyi göze alıyorsa, onu “dolar kuruyla” ya da “ambargoyla” terbiye etmek imkânsızlaşır. Misalimiz yalnızca kâğıt üzerindeki mısralardan ibaret sanılmasın. Antep’in Gâzi oluşunda nasıl bir muhasara ile terbiye edilmeye çalışıldığına bakılabilir. Para en mühim unsur olmaktan çıktığı an, o millet “sistemin dışına” taşmış, kontrol edilemez bir güç hâline gelmiş demektir. Bu sebeple dünya sistemi; halkının bir dava etrafında birleşmediği, başka devletlere muhtaç, sınır ihtilafları olan, borçlandırılmış ve “tüketici” konumuna indirgenmiş küçük ulus-devletçikler ister.

Bu küçülmeye ve tüketime karşı insanların en büyük sığınağı hafızasıdır. Bir toplum, içinden çıkardığı şairlerle yaşadıklarının şiirini yazamıyorsa, o toplum yaşamıyor demektir. Bertolt Brecht işçi sınıfının şiirini yazmak istediğinde bin yıllık bir geçmiş mirasından faydalanabilir. Fakat bir Türk şair bunu yapamaz. Yaslanmak zorunda olduğu birikim, Türk milletinin dışındadır. Çünkü bizim ne siyasî ne de edebî geçmişimizde kast sistemine dair bir birikim yoktur. Bizde padişaha, yani devlete karşı yazılmış şiirler vardır; fakat Batı’daki gibi aristokrasi ya da burjuvazi sınıflarına karşı yazılmış şiirler yoktur. Çünkü bizde üst sınıflar yoktur. Bizde sınıflar, Osmanlı millet sistemi şeklinde tecelli ettiği için Türkler bir sınıf olarak var olagelmiştir. Bu durum, özel olarak şiirimizin, genel olarak da bütün hayatımızın merkezinde yer alır.

Karacaoğlan, “Hazır ol vaktine Nemçe Kralı” diye şiir yazar. Oysa İstanbul’da bile yaşamayan bir “Anadolulu” olarak senyöre karşı serfin duygularını anlatan şiirler yazmasını bekleyebilirdik. Eğer elimizde böyle şiirler olsaydı, biz de burjuvaya karşı işçi sınıfının şiirini yazmaya yeltenebilirdik. Fakat bunu yapamıyoruz. Karacaoğlan, Türk sınıfına mensubiyetinin gereği olarak “sınıfın şiirini” yazar. Bir başka ifadeyle, kâfire karşı, yani diğer gayrimüslim sınıflara karşı gazâ bayrağı açar. Yunus Emre gibi, Ahmedî gibi.

Osmanlı millet sistemi geride kaldı diyenler var; fakat bu büyük bir yanılgıdır. O sistemin içindeki Türk sınıfı, hâkimiyeti bilâ kayd ü şart ele geçirmiştir. Türk, bu hâkimiyeti elden bıraktığı an diğer sınıfların üzerine üşüşeceğini bilmelidir. Osmanlı millet sistemi, Lozan Anlaşması’yla birlikte diğer sınıflar dışarı gönderildiği için lağvedildi zannediliyor. Oysa o sınıflar, bir sınıf olarak hareket etmekten ve Türkiye üzerine emeller gütmekten bir gün olsun vazgeçmediler. O hâlde biz hangi şuursuzlukla kendi sınıfımıza ihanet ediyoruz? Hangi mantıkla Karacaoğlan’ın sınıfın şairi olduğunu unutuyoruz? Sınıfın şiirinden sınıf şiirine bakalım.

İşçi–burjuva ikilemine dair yazmış olanlar içinde en ciddi şairimiz kuşkusuz Nâzım Hikmet’tir. Yazdığı en leziz şiirlerin başında Kuvâyi Milliye Destanı gelir ve Türk sınıfıyla gayrimüslim sınıflar arasındaki mücadeleyi konu alır. Bunun dışında en sevilen, en çok okunan şiirlerine dikkat ederseniz, hep Türk kültüründen ve geçmişinden beslendiğini görürsünüz. Tespit edebildiğim kadarıyla şiirlerinde “domuz” ibaresini 14 defa kullanır ve tamamında olumsuz bir mânâ vardır. Nâzım Hikmet’in en sevilen şiirlerinden biri Nikbinlik’tir; şiirde yoksulluğa rağmen umudun diri tutulması vardır. Bir diğeri Mavi Gözlü Dev’dir. Şair, ilhamını Türk edebiyatının geçmişinden değil; moderniteden, makineden, teknolojiden ve Batı’dan aldığını söylese de bu şiirler aslında tam da “ilham almadım” dediği o köklerden beslenerek yazılmıştır.

Peki ya İsmet Özel? İlk gençlik yıllarımda bana “dönek” olarak ezberletilen şairin, “dönmeden evvelki” şiirlerinde ele aldığı partizanlıklar? İşçinin, emekçinin, halkın safını tuttuğu o büyük şiirler? Hangisini ele alırsanız alın; hepsinde şairin, tam olarak bahsettiğim noktadan şiirlerini kaleme aldığını görürsünüz. Savaşını aşkla özdeşleştirmek, kadîm Türk şiirindeki aşk kavramını modern çağa taşımak değil de nedir? Partizan’da durum böyledir. Peki ya “Evet, İsyan”? Bu şiirin yayımlanışı 1969’dur. Şiirde “asfalt yakıyor genzimi” mısrası öne çıkar. Bu şiirden yalnızca 40 yıl öncedir Nâzım Hikmet’in 77 katlı gökdelenlere methiye düzmesi.

Gökdelenler bugün, hangi fikre mensup olursa olsun, herkesin nazarında emeği değil kapitalizmi temsil etmektedir. Bu sebeple Türkiye’de hiç kimse gökdelenlere methiye düzen bir şiiri savunamaz. Türkiye, yukarıda da arz ettiğimiz üzere, paranın değil; Müslüman olmanın insana hayat hakkı bahşettiği yegâne ülke olarak kurulmuştur. Bu sebeple Karacaoğlan’ın yazdığı “sınıf şiiri”, bize hem kendimizi hem “ötekiyi” kavramak için, hem de modern hayatın sıkıntılarını daha ileri biçimlerde ifade edebilmek için 77 katlı gökdelenlerden çok daha fazla imkân sunmaktadır.

Related posts

Bir yanıt yazın

Required fields are marked *