boyu, posu ve mermer yüzü…
yatıyor bozulmuş mozolesi can suyu esirgenmiş bir fidanın
fal aynalarına aksi vurmadı hiç, alnında ecel perçemi
azrail’in işini biraz daha kolaylaştırmak için
bir yok-mekanda ötekiyle yüzleşmek
üç çeyrek bakışla çivileyecek gözlerimizi yeryüzünün mozaik tabanına
yerleşecek çehremize hüzün ve sevinci aynı anda taşımanın verdiği canlılık
üzülme, çamura yatan su perilerinin balçıklı gülümsemesi de taşlaşacak
yabani çıplaklığını sıcak tutan çölün göğsünden
okyanusu emzirerek serinleyecek kum ve şehla kayalık
tüm uğursuzlukları üzerine çekecek
kutsal ateşiyle kendini kundaklayan tapınak
azrail’in dokunduğu ruhları sayarken
kalemini düşürecek necef mezarlığı’ndaki kör noktacı
toprağı kibriyle mühürleyen ruhlar silkinecek yerinden
küçük ayı’ya evren bulamacından kozmik bir latte!
yal kaynatacak takım yıldızına saçları yosun dalgası bir cadı
ve sen bakışlarını indireceksin akşamüzeri tenhalığına
içine açılan kapıları kilitleyeceksin ardından
taş mühür
aynalara gül çizeceksin gözlerine gül değsin diye
perçemini sık ve kalın keseceksin
ki yakışsın bir meleğin avcuna
üç çeyrek bakışınla sersemleyecek beş para etmez sonsuzluğum
kayacak omuzlarımdan iç sesimle dokuduğum ipeksi yalnızlık
parlasın şimdi almanağımda mürekkep damlası güneşler
genişlesin kutup seferinde nârdan baltalara rastlamış göğüs kafesim
sıkı tut, bir buz dağı ağırlığında devrilebilir kalbim avuçlarına
değil mi ki küçük bir taşla birleşebiliyor hayatlar
ben sana koca bir dağın görünmeyen yüzünü getirdim
