Ruhsatsız
Deneme

YAHUDİ AHLAKINDAN KURTULMAK ÜZERİNE | Semih Samyürek

 

Yahudileşme çağındayız. Yahudi ahlakıyla ahlaklanıyoruz. Bu mesele, dinî öğretinin içine karışan İsrailiyat meselesi değil; doğrudan Yahudi gibi yaşamaya, Yahudi gibi düşünmeye başlamamızla ilgilidir.

Yahudiler, doğru eylemi doğru inançtan üstün görür. Bizim içinse ameller niyetlere göredir. Pergelin yazmaz sivri ucu amele değil, niyete sabitlenmiştir; yani doğru eyleme değil, doğru inanca. İslam’da eylemin doğruluğu, niyetin doğruluğuyla ölçülür. Sadaka verirken kurtulacağı vergiyi düşünen bir iş adamı sadakayı hakkıyla vermiş sayılmaz. Yatarken halis bir duayla sabah namazına kalkmaya niyet eden biri uyuyakalırsa, o namazın sevabını yine de kazanır.

Yahudiler için bizim anladığımız anlamda bir cennet-cehennem inancı yoktur. Bu da onları dünya merkezli, maddeci ve motamot düşünmeye sevk eder. Bu sebeple dünya çapında ateizmin öncülüğünü yapmış insanların çoğunun Yahudi kökenli olduğunu görürsünüz: Karl Marks, Sigmund Freud, Franz Kafka, Erich Fromm, Marcel Proust, Noam Chomsky, Jacques Derrida, Karl Popper, Ludwig Wittgenstein, Carl Sagan, Albert Einstein, Hannah Arendt, George Soros, Troçki, Ben-Gurion, David Friedman, Milton Friedman, Emile Durkheim, Levi-Strauss, Woody Allen, Noah Harari… Bu bir komplo ya da dünyayı ele geçirme planı değildir; onların ahlakî yapıları ve düşünme biçimleriyle ilgilidir.

Biz Türkler ise kul hakkını hayatın merkezine alırız. Ahiret hesabını hesaba katarız. Günahımızla sevabımızla mutlak adaletin, mahkeme-i kübranın tecelli edeceğine iman ederiz. Yahudilerde böyle bir iman esası olmadığı için, yani dünya merkezli düşündükleri için, ateizme yatkındırlar.

Süleyman Peygamber Kudüs’te bizim için bir mabed inşa etti. Bu mabedi bizim peygamberimiz bizim için yaptı. Babilliler yıktı. Sonra İÖ 516’da mabed yeniden inşa edildi. Bu da bizim mabedimizdi. İkinci mabed, İS 70’te Roma Generali Titus tarafından yıkıldı. Ondan geriye kalan istinad duvarı bugün “Ağlama Duvarı”dır. Artık Kudüs’te mabedimiz yoktu. Yolumuz Yahudilerle ayrıldı. İsa Peygamber’in yoldaşları bölgeyi harabe hâline getirdi; ta ki Hz. Ömer Kudüs’e ahşap bir mabed inşa edene dek. O günden sonra Kudüs’e tekrar döndük. Ahşap yapının biçimi değişti, işgaller ve restorasyonlar gördü, bugüne ulaştı. Mabedimiz üç bin yıldır ayakta.

Fakat Yahudileşen zihinlerimiz, dünyayı yalnızca bir nesne olarak algılamaya başladı. Elimizin altındakileri yoğurabileceğimiz vehmi, modernizmin temel fikridir. Modernizm, tarihte ilk defa doğa üzerinde hâkimiyet kurma düşüncesini ortaya koydu. Antik Yunan felsefesinde bile doğayla uyum içinde yaşama fikri esastı. Sanayi devrimi, bilimsel atılımlar, aydınlanma çağı… Bunların tümü doğa üzerinde tahakküm kurma arzusunu taşır.

Ozon tabakasını delmek gibi akıl almaz delilikler, bu tahakküm fikrinin sonucudur. Bu gidişatı “tarihin kaçınılmaz durağı” olarak savunanlar hem liberaller hem Marksistlerdir. On bin yıl önceki tarım devrimi insanın doğayla uyumuna işaret ederken, sanayi devrimi doğa üzerindeki tahakkümün simgesidir. Bu süreci “kaçınılmazlık” olarak sunmak, Batı medeniyetinin dünyayı mahvedişinin üzerini örtmektir.

Bu korkunç, şeytanca fikrin Türk düşmanlığından doğduğunu bize kimse yeterince anlatmaz. Yahudileşmenin, şeytanlaşmanın, Batılılaşmanın ve gayritürkleşmenin kesiştiği yerdeyiz. Roma’dan sonra, Türkler üzerinde yaşadıkları toprakları bir hâlden başka bir hâle çevirebilmiş bir millettir. Dünyada bunun yalnızca dört örneği vardır: Roma, Hz. Muhammed, Türkler ve ABD. Bu dört örneğin kolayca ikiye indirilebileceğini herkes fark eder. Türklerin dünya üzerinde başı dik yaşamasını önemseyen herkes bu meseleyi ciddiyetle incelemelidir.

Hristiyanlar, Tanrı’nın tarihe girişi olarak gördükleri İsa Aleyhisselam’ın doğumunu kendilerine milat kabul eder. Biz ise kendi Peygamberimizin doğumunu değil, Hicret’i milad alırız. Çünkü Hicret, İslamî bir hayat inşa edebileceğimiz toprağa kavuşmamızdır. “Önce vatan” anlayışı bizim için milattır. Bu, Müslümanlığın dünyaya bakışına güzel bir örnektir.

Gregoryen takvimin adı, 226. Papa’nın adını sansürlemek için “Miladî Takvim”e çevrilmiştir. Oysa her takvimin bir miladı, yani başlangıcı vardır. Bir takvime “miladî takvim” demek aklen tutarsızdır. Burada asıl amaç Katolik Kilisesi’nin 226. Papası Gregor’un adını örtmektir. Batılılar hâlâ bu takvime “Gregoryen” der.

Batılılaşmanın yol açtığı sakatlıklar bununla sınırlı değil. Orta Doğu’nun Müslüman dünyanın çekirdeği olarak görülmesi de yine Batı merkezli düşünmenin sonucudur. Batılı gözler, kendi etki alanlarını Müslümanlığın merkezi gibi gösterdi. Kendi sembollerimiz ve kavramlarımız unutuldu. Tüm bunları “hegemonya” kavramıyla açıklıyoruz ama orada kalıyoruz. Oysa okuduklarımızla kalmamamız için, yazının başında vurguladığım gibi, Yahudi ahlakından uzaklaşmamız gerekiyor. Bunun ne anlama geldiğini anlarsak, Türk tarihinin neden “doğaüstü” menkıbelerle dolu olduğunu da kavrarız. Soyutla somutu keskin şekilde ayırmak da Yahudi ahlakının bir yansımasıdır.

Üretim, nakliyat, borsa, bankacılık gibi alanlarda etkin olan Yahudi sermayesini yıkmak bugün için hayalciliktir. Asıl ihtiyacımız olan, zihnimizi işgalden temizlemektir. Yapıp ettiklerimizi kul hakkına riayet ederek sorgulamaya başlamalıyız. Rahmetli babam, boş bir odanın ışığını açık bıraktığımızda ablamla bana harçlık kesme cezası verirdi. Sonradan gördüm ki, bizim evin tüm ışıkları bir yıl boyunca yansa, boşuna çalışan dev havuzların günlük enerji tüketimine yaklaşamazmışız. Babam bunu elbette biliyordu. Ama dünyaya Yahudiler gibi maddeci bakmadığı için, insan olmanın ne anlama geldiğini biliyordu. “Ben küçüğüm, benim israfımın ne önemi var?” demedi.

Related posts

UNSILENCED: POEMS FOR PALESTINE | Kadir Tepe

Ruhsatsız
7 ay ago

TÜRK MİLLETİ ADINA GEREKÇELİ KARAR | Hüseyin Ümit Yavuz

Ruhsatsız
8 ay ago

BİR ŞİİR, BİR HAFIZA: MALTA ARTS CLUSTER’DA “UNSILENCED: POEMS FOR PALESTINE” | Kadir Tepe

Ruhsatsız
5 ay ago
Exit mobile version