Ölçüsüz bi taşma, hissiz ve çağıltısız
soğuk yağmurların getirdiğiydi, şafağın değil!
sırtımdaki hırka tenimle sarhoş
ve zaman ilerledikçe daha da bordo
bir gölgeotu gibi duruyorsam şimdi
odam kör cephe diye değil
içim izbe
içim puhu yurtluğu, yüzüm boz uçurum.
Arzuların hududunu zorladım, yasak bi bahçe
her yiğidin başına konmaz ya devlet kuşu
dönmek bir apolettir artık yitik cesaretle de olsa
günahların çetelesi, dermanın hatırlanışı…
insanın o omurgalı hafızasında
yen-il-dim de öyle tutundum kefarete
kökler hayal, ekler hayal kırıklığı ve geçen zaman
kül kül düşmeyeyim diye yollara
omzumda ve başımda sinek kuşları
zaptedilen ulaklarım yerine
ödüm kopuyor onları da kaybederim diye.
Dayanma eşiğini tattım, ölçüsüz bi çakılış
kurtlandım, susuz savaklar boyunca kireç ve çığlık
en gürültülü yerde bile duyulayım istedim,
o sesin sahiplerinden biri olamadım.
ikindi güneşinin düşürdüğü ateş, bu mevsimin değil!
koca bir bulutun ters yöne hareketi,
ruhumdan daha sarhoş ve daha dalgın yüzümden
ve gittikçe daha bir turuncu
rüyalarım, gövdem, sızıyı ondurmayan akşam.
Vardığım yerlere sığdırılamadım, ölçüsüz bi yontu
yeni biçilmiş tarlaların uzaklaşan kokusu
ayçiçekleri, onur abidesi, son eser, tek el silah
gibi attım kendimi toprağın ıssız tarihine
artık şu küçük boşlukla çitlendiğime göre
tez elden ayaklansın bütün tuşlar, örümcekler
ağına düşürdüğü o çağdaş yazın
beklesin kendi yara sahasında
İsmet Özel’in dilindeki çarpık şehirler, çarpık hayatlar
gibi düşsün, gibi kaybedilsin,
gibi terk edilsin bu savaşta
ter ü taze ödedim nede olsa bu bedeli
içim izbe, içim puhu yurtluğu
evsiz eşiksizim şimdi.