Modern Türk ve Şiiri
Bugün Türkiye’de modernizmden söz ederken çoğu zaman tek yönlü bir hikâye anlatıyoruz. Bu hikâye bize, modernleşmenin kaçınılmaz olduğunu, ilerlemenin zorunlu bir kader gibi önümüzde durduğunu ve başka bir yolun zaten mümkün olmadığını söylüyor. Oysa tam da bu noktada durup sormamız gereken daha temel bir soru var: Modernizm bize ne kazandırdı sorusundan önce, bizden ne aldı?
Çünkü modernizm yalnızca şehirlerin mimarisini, kurumların işleyişini ya da teknolojinin hızını değiştiren bir süreç değildir. Modernizm, insanın kendini nasıl anladığıyla, dünyayla nasıl ilişki kurduğuyla ve hakikati nerede aradığıyla doğrudan ilgilidir. Bu yüzden modernizmi yalnızca tarihsel bir dönem ya da teknik bir ilerleme olarak değil, bir zihniyet dönüşümü olarak ele almak zorundayız.
Modernizmin görünürde çok masum gibi duran ama son derece güçlü bir ön kabulü vardır. Bu ön kabul, insanın artık kendine yeterli olduğu düşüncesidir. Aşkın olana ihtiyaç yoktur; gelenek, ilerlemenin önünde bir engeldir; geçmiş, aşılması gereken bir yük olarak görülür. Batı’da bu düşünce yüzyıllar süren bir tarihsel tecrübenin, sancılı kırılmaların ve iç hesaplaşmaların sonunda ortaya çıktı. Bizde ise bu düşünce yaşanarak değil, daha çok aktarılıp uygulanarak benimsendi. Modernizm, burada bir tecrübe olmaktan çok bir program hâline geldi.

İşte asıl sorun da tam olarak burada başlıyor. Çünkü yaşanmamış bir zihniyet, içselleştirilmeden uygulandığında, insanın hayatında bir derinlik değil, bir gerilim üretir. Türkiye’de modernizm, büyük ölçüde bu gerilim üzerinden ilerledi. Yeni olan kutsandı, eski olan ise peşinen problemli ilan edildi. Geçmişle kurulan ilişki, bir hesaplaşma değil, bir kopuş olarak tanımlandı.
Cumhuriyet’in erken dönemlerinden itibaren modernizm, kendini açıkça bir kopuş ideolojisi olarak kurdu. Dil değiştirildi, hafıza yeniden düzenlendi, tarih yeniden yazıldı. İnsanın kaderle kurduğu ilişki irrasyonel sayıldı. Bütün bu adımlar, ilerleme adına atılmış adımlar olarak sunuldu. Oysa kopuş, başlı başına bir erdem değildir. İnsan koparak değil, hesaplaşarak ilerler. Hesaplaşma ise hafıza ister. Modernizm ise Türkiye’de hafızayı güçlendirmek yerine, büyük ölçüde unutmayı teşvik etti.
Bu unutma yalnızca geçmişle ilgili değildi; insanın kendisiyle ilgili de bir unutmaydı. Modernizm, bireyi özgürleştirdiğini iddia etti. Fakat ortaya çıkan birey, gerçekten özgür bir birey miydi? Yoksa toplumsal bağlarından, gelenekle kurduğu ilişkiden ve anlam üretme imkânlarından koparılmış bir varlık mıydı? Türkiye’de modern birey, ne tam anlamıyla Batılı olabildi ne de kendi tarihinin içinde kalabildi. Bu yüzden burada birey, çoğu zaman özgür değil, yurtsuzdur.
Bu yurtsuzluk, yalnızca sosyolojik bir sorun olarak anlaşılmamalıdır. Bu, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin bozulmasıdır. İnsan, nerede durduğunu bilmediğinde, neye yaslandığını unuttuğunda, kendi varlığını da bir muamma hâline getirir. Modernizmin Türkiye’de ürettiği en kalıcı sonuçlardan biri, işte bu anlam belirsizliğidir.
Edebiyat ve şiir, bu krizin en açık biçimde görülebileceği alanlardan biridir. Modernizm, edebiyata büyük bir biçimsel özgürlük kazandırdı. Dil genişledi, kalıplar kırıldı, yeni anlatım imkânları ortaya çıktı. Bu kazanımların inkâr edilmesi mümkün değil. Ancak aynı süreçte edebiyat, hakikatle olan ilişkisini de sorgulanamaz biçimde dönüştürdü.
Şiir, sözcüklerle büyük bir ustalık kurdu ama bu ustalık çoğu zaman dünyayla kurulan bağın yerine geçti. Şair, dili merkeze alırken, hayat karşısındaki sorumluluğunu geri plana itti. Modern şiir, insanı anlatmaya devam etti ama insanı kurtarma iddiasını büyük ölçüde terk etti. Sanat, bir şahitlik olmaktan çıkarak estetik bir oyuna, kapalı bir alana dönüştü.
Burada ortaya çıkan şey, biçim kazanırken ruh kaybeden bir edebiyat iklimidir. Okur, metnin içinde dolaşır ama kendine dair bir yön bulmakta zorlanır. Çünkü modernist sanat, çoğu zaman anlamı çoğaltmak yerine dağıtır. Bu da insanın zaten parçalanmış olan dünyasını daha da kırılgan hâle getirir.
Türkiye’de modernizmin temel açmazı tam da bu noktada kendini gösterir. Modernliğin sorunlarını yaşadık; yabancılaşmayı, yalnızlığı, anlam krizini deneyimledik. Ama modernliğin imkânlarını, yani kendi kavramlarımızı üretmeyi, kendi yolumuzu çizmeyi başaramadık. Modernizm burada bir kader gibi yaşandı ama bir medeniyet tecrübesine dönüşemedi.
Bu yüzden modernleşildi ama modern olunmadı. Çünkü modern olmak, yalnızca yeni olanı almak değildir. Modern olmak, neyi kaybettiğini bilerek yol alabilmektir. Türkiye’de ise çoğu zaman neyin kaybedildiği konuşulmadı bile. Kaybın kendisi, ilerlemenin doğal bedeli sayıldı.
Bu noktada modernizmi bütünüyle reddetmekten söz etmiyorum. Böyle bir reddiye, başka bir savrulmayı beraberinde getirir. Ama modernizme itiraz etmek, ona hesap sormak zorundayız. İlerleme hangi insan pahasına gerçekleşti? Akıl hangi hakikati susturarak yüceltildi? Özgürlük hangi bağları kopararak tanımlandı?
Çünkü insan, anlamdan vazgeçerek çağdaş olamaz. İnsanı ayakta tutan şey, yalnızca aklı değil; aynı zamanda sınırlarını bilmesidir. Bugün Türkiye’de ne bütünüyle modern bir toplumuz ne de sahici biçimde geleneğin içindeyiz. Arada kalmışlık artık geçici bir hâl değil, kalıcı bir kriz durumuna dönüşmüş durumda.
Modernizmle hesaplaşmak, geçmişe dönmek demek değildir. Ama şunu kabul etmek demektir: İnsan kendini Tanrı’nın yerine koyduğunda değil, haddini bildiğinde özgürleşir.

Devam edecek…