Ruhsatsız
Deneme

BATI DÜŞÜNCESİNDE BİLGİ–ERDEM–MUTLULUK PARADİGMASININ TARİHİ SÜREKLİLİĞİ VE TANRI OLMA ARZUSU: HOMO SAPIENS VE HOMO DEUS | Serhat Gök

 

Antik Yunan düşüncesinde hayatın nihai amacı mutluluk (eudaimonia) olarak kabul edilmiştir. Mutluluğa ulaşmanın yolu ise erdemli bir hayat sürmekten geçer. Erdem, bilgiden bağımsız düşünülemez; bu nedenle bilgi, erdemin zorunlu bir ön koşulu olarak görülür. Bu yaklaşım yalnızca Antik Yunan felsefesini değil, aynı zamanda Modern Batı düşüncesinin bilgi ve ahlak anlayışını da derin biçimde etkilemiştir.

Bilgi-Erdem-Mutluluk/Tanrı Olma Arzusu

Bu çizgiye en güçlü itiraz Septik filozoflardan gelir. Septiklere göre asıl problem, bilginin kendisidir: Bilgi nedir ve insan nesnel bilgiye ulaşabilir mi? Septik düşünce, kesin bilginin mümkün olmadığını savunur. Duyular ve akıl, nesnelerin özünü değil yalnızca görünümlerini kavratır. Nesnelerin özü ilkece bilinemez olduğundan, nesnel ve kesin bilgiye ulaşmak da mümkün değildir. Pyrrhon’a göre bu durum, insanın kesin yargılardan kaçınmasını gerekli kılar. Epokhé olarak adlandırılan bu tutum, yargıyı askıya alma anlamına gelir. Yargıdan kaçınma, insanı temelsiz kanaatlerden arındırır ve bu arınma ruhî dinginliğe, dolayısıyla mutluluğa götürür.

Ancak Septiklerin Sokrates-Platon-Aristoteles çizgisinin bilgierdem-mutluluk anlayışına yönelttiği eleştiriler, bütünüyle bu çerçevenin dışına çıkamaz. Çünkü burada da hayatın amacının mutluluk olduğu varsayımı korunmaktadır. Septik geleneğin önemli isimlerinden Timon ise meseleyi daha sistematik biçimde ele alır ve felsefeyi üç temel soru etrafında temellendirir: Nesnelerin gerçek yapısı nedir? Nesneler karşısında nasıl bir tutum benimsenmelidir? Bu tutumun sonucu nedir?

Timon bu sorulara sırasıyla akatalepsia (kavranamazlık), epokhé (yargıdan kaçınma) ve ataraxia (sarsılmazlık) kavramlarıyla cevap verir. Ataraxia, ruhun tutkular ve kaygılardan arınarak dingin bir denge hâline ulaşmasını ifade eder. Bu yönüyle Septik düşüncede sarsılmazlık, yalnızca bir sonuç değil, aynı zamanda felsefi tutumun nihai hedefidir.

Eğer nesnelerin kendi hâllerini bilmek mümkün değilse, Modern Batı’nın bilgi ve bilim anlayışı da bu noktada ciddi bir sorunla karşı karşıya kalmaktadır. Septikler, düşüncenin dogmatik zincirlenmelerinden kurtuluşu ruhî dinginlikle ilişkilendirirken, modern dünyada bilgi ve bilim çoğu zaman ideolojik yapıların hizmetine girmiştir. Araçsallaştırılan bilgi, evrensel ve zorunlu bir norm gibi sunularak tüm insanlığa dayatılmaktadır. Bu durum yalnızca teorik bir sorun değil, aynı zamanda ahlaki ve politik bir mesele olarak da değerlendirilmelidir. Batı mantığında insan kendi doğrularını kendisi yaratma noktasındadır. Mutluluk peşinde ve Tanrı olma sevdasında…

Dolayısıyla Septik düşüncenin işaret ettiği temel problem güncelliğini korumaktadır: İnsanı zih ve ideolojik bağımlılıklara sürükleyen bu mantıkî çerçeveden kurtulmak gerekmektedir. Bu kurtuluş, yeni ve daha fazla bilgi üretmekten ziyade, bilginin kendisine ve kesinlik iddialarına yönelik köklü bir sorgulamayı zorunlu kılar. Bu yaklaşım, insanın dünyadaki konumunu mutlak amaçlar üzerinden değil, geçicilik ve sorumluluk bilinci üzerinden düşünmeyi gerektirir.

Batı düşüncesinde insana bir doğa atfetme eğilimi belirgindir. Epikuros’a göre insanın doğası hazza yönelmek ve acıdan kaçınmaktır; insanın doğal amacı hazdır. Buna karşılık Ortega y Gasset, insanın sabit bir doğası olmadığını, insanın esasen bir tarihe sahip olduğunu ve kendisini tarihi süreç içinde inşa ettiğini savunur. Bu bakış açısında insan, belirli bir hedefe yönelmiş bir varlıktan ziyade, yolculuk hâlinde olan bir varlık olarak kavranır. Haz ve acı ise bu yolculukta geçici deneyimlerdir.

Epikuros, bilgeliği insanın en yüksek erdemi olarak görür. Bilge kişi, hazları ve acıları ayırt edebilir, gereksiz isteklerden arınarak ölçülü bir hayat sürebilir. Benzer bir anlayış Stoacı düşüncede de görülür. Zenon’a göre insanın ne olduğu ve dünyadaki yeri hakkında doğru bilgiye sahip olmayan biri, erdemli ve doğru eylemde bulunamaz; dolayısıyla mutluluğa erişemez. Stoacı anlayışta bilgi ile eylem arasında zorunlu bir birlik vardır ve ahlaki yetkinlik bu birliğin sonucudur.

Stoacı anlayışta erdem, doğaya ve akla uygun hayat sürmektir. Akıl ile doğa özdeş kabul edilir; aklın doğru durumda olması, doğaya uygunluğuyla ölçülür. Bu yaklaşım, Antik Yunan düşüncesinin mutluluk ve erdem merkezli yapısının devamı niteliğindedir. Mutluluk ve haz fikri, Batı düşüncesinde süreklilik gösteren temel bir varsayım hâline gelmiştir.

Bu çerçevede erdem, çoğu zaman mutluluğun tek koşulu olarak sunulmuş; sıradan insanların gündelik hayat içinde elde ettikleri anlam ve değerler ise küçümsenmiştir. Böylece mutluluk, yalnızca belirli bir bilgi ve erdem anlayışına sahip olanların erişebileceği seçkinci bir hedef hâline gelmiştir.

Kinik filozoflardan Diyojen toplum kuralları ve statüleriniyapay bulur. Toplumdaki alışkanlıklar insanı köleleştirir. Bu nedenle doğaya uygun ve sade bir hayat sürer. Bu radikal eleştirilerine rağmen Kinikler de mutluluk sayıltısından kurtulamaz. Toplumun yapay kuralları insan da erdemi yok eder ve insan mutluluğa erişemez.

Çiçero da insanın amacının mutluluk olduğu sayıltısına devam eder, Antik Yunan mantığını (bilgi-erdem-mutluluk/Tanrı Olma Arzusu) sürdürür. Ona göre doğa insana tanrısal aklı öğretir. İnsan kendi benliğini bilir ve aşmayı dener. Böylece mutluluğa kavuşur. Bir doğa hukukunu akla dayandırarak oluşturmak ister. Batı mantığının temel yanılgısını burada da görürüz. İnsan aklından üreme bir doğa, yasa, kanun. İnsan ne kadar güvenilir bir kaynak olur ki?

Plotinos’un ruh ve idealar öğretisinde de amaç ruhun mutluluğudur. Mutluluk fiziki dünyada değil, içte olanda, soyuttadır.  İdeaların peşinde olan ruh mutluluğu yakalar. Görüldüğü üzere Plotinos’un düşüncesinde de Antik Yunan düşüncesinin hattı sürer.

Hristiyanlığı ise 313 yılı öncesi ve sonrası olmak üzere iki dönem halinde değerlendirmek gerekir. Antik Yunan düşüncesinin devamı niteliğindeki Helenistik ve Roma felsefeleriyle mücadele edilen dönem 313’e kadar sürmüştür. Ancak bu tarihte söz konusu mücadele yerini uzlaşıya bırakmıştır. Böylece Antik Yunan düşüncesinin mantıkî ve kavram çerçevesi, Hristiyanlığın temellendirilmesinde kullanılmaya başlanmıştır. İsa’da tecelli eden Tanrısal ruh, logos kavramı üzerinden bilgi, erdem ve mutlulukla özdeşleştirilmiş; bu durum Hristiyan düşüncesinde önemli bir yön değişikliğine yol açmıştır.

Bu süreçte mistik eğilimlerle birlikte, bilginin erdemle ve mutlulukla ilişkisi ile doğruyu insanın kendisinin inşa edebileceği anlayışı, Hristiyan düşüncesindeki gnosis (bilmek) ve pistis (inanmak) tartışmalarında belirgin biçimde ortaya çıkmıştır. İsa’da görünür hâle gelen logos’un her insanda örtük olarak bulunduğu düşüncesi, insanın bilgi ve arınma yoluyla Tanrısallaşabileceği fikrini doğurmuştur. Bu yaklaşıma yönelik eleştiriler bulunsa da etkileri sınırlı kalmıştır.

Nitekim Tertullianus, “Akıl almaz olduğu için inanıyorum” sözüyle, Hristiyan gnosizminde yer alan tanrılaşma anlayışını reddetmiştir. Buna karşılık Clemens, “Anlamak için inanıyorum” ilkesini öne sürerek farklı bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu görüş, Hristiyan düşüncesinde insanın Tanrısallaşabileceği fikrinin teorik zemin kazanmasına katkı sağlamış ve sonraki teolojik tartışmaların önünü açmıştır.

İnsana doğa atfetmenin Antik Yunan düşüncesindeki yerinden bahsetmiştik. Hristiyan düşüncesinde de insana doğa atfedilir. İnsan doğuştan suçlu ve günahkardır, ölüme mahkumdur. Bu insanın yazgısıdır. Bu yazgıdan arınarak ve Tanrının inayetiyle kurtulabilir, affedilebilir. Sokrates-Platon-Aristoteles çizgisi,bilgi ve erdem anlayışı burada da kendisine yer bulur. İnsan bilgisiyle olgunlaşır, erdemli olur ve inayete mazhar olur, mutluluğa erişir.

Augustinus Tanrı’nın insanı özgür iradeyle yarattığını; ancak Âdem’in bu özgürlüğü günahla kötüye kullanması sonucu “ilk günah”ın ortaya çıktığını ve bunun bütün insanlığa miras kaldığını açıklar. Bu nedenle insan, iradesi zayıflamış ve kötülüğe yönelmiş olup, ancak Tanrısal inayet (gratia) sayesinde kurtulabilir. İnsanın mutluluğu amaçtır ve amacına ulaşmak Tanrı’nın inayetine bağlanmıştır.

Augustinus’a göre insan şüphe edebildiğinin farkında olduğu anda kendi varlığından ve ruhunun gerçekliğinden emin olur; bu yaklaşım Descartes’ın “cogito ergo sum” önermesinin erken bir ifadesidir. Zaman dışı ve mutlak doğruların varlığı ise, Augustinus’a göre, bu doğruların kaynağı olan mutlak bir varlığın, yani Tanrı’nın varlığını zorunlu kılar. Bu noktaya varan insan mutluluğa ulaşmış olur.

Skolastik dönemde ise aklı vahyin doğrularına uygulama yayılmıştır. Antik Yunan’ın tanrı olma heveslisi aklı skolastikte dinin hizmetçisi konumundadır.  Bir sapmadan diğerine…

Skolastik dönemde bilgi, Yunan felsefesindeki aklî bilme anlamını korumakla birlikte vahiy ile tamamlanan bir akıl etkinliği olarak yeniden tanımlanır; erdem ise insanın aklı ve iradesiyle Tanrısal düzene yönelmesi şeklinde yorumlanır. Mutluluk Antik Yunan’daki dünyevî eudaimonia anlayışından ayrılarak, nihai ve gerçek mutluluğun Tanrı’ya yönelmiş ruhun ahiretteki yetkinliği olduğu fikrine dönüştürülür.

Antikçağ ile Orta çağı şöyle sınıflamak yerinde olur: Antikçağın tanrı olma heveslisi insanına karşın Orta çağın insanı günahkardır. Tanrının inayetine muhtaçtır. Bilgi-erdem-mutluluk çizgisi ise her iki dönemde de kısmi farklılıklar içerse de önem arz eder.

Bilinmelidir ki; Orta Çağ’da Batı düşüncesine özellikle Platon’un bilgi anlayışı, skolastik dönemde ise Aristoteles’in mantığı egemen olmuştur.

Rönesans, kelime anlamıyla “yeniden doğuş”u ifade eder ve Orta Çağ ile Modern dönem arasında bir geçiş süreci olarak değerlendirilir; bazı düşünürler tarafından modernliğin başlangıcı kabul edilir. Bu dönemde temel amaç, Antik Çağ kültürünü ve düşüncesini yeniden canlandırmaktır.

Rönesans düşüncesinin en önemli ürünü hümanizmdir. Hümanizm, Orta Çağ boyunca günahkâr olarak görülen insan anlayışından uzaklaşmayı ve insanı merkeze alan bir bakış açısını savunur. Bu düşünce akımı, İtalyan şair Petrarca ile belirginlik kazanır. Stoacı etkiler taşıyan Petrarca’ya göre insanın temel amacı, ruh dinginliği temelinde özgürce eyleyerek mutluluğa ulaşmaktır; bu da bireysel ve içe dönük bir hayatla mümkündür. Bu yaklaşım, Antik Yunan’daki bilgi–erdem–mutluluk anlayışının Rönesans’ta güçlenerek devam ettiğini gösterir. Bireysellik ve insanın kendi doğrularını oluşturma eğilimi bu dönemde belirgin biçimde artar.

Machiavelli, insan doğasının tutkular ve arzularla şekillendiğini, Hristiyan ahlakının bu yönleri bastırdığını ileri sürer. Ona göre insanın özgürleşmesi, tutkularını tanıması ve bu doğrultuda eylemesi mutluluğun önünü açacaktır. Montaigne de benzer bir çizgide yer alır; insanın akla uygun hayat sürmesini savunur ve duyguların zaman zaman insanı yanıltabileceğini kabul eder. İnsan, doğasına uygun ve özgür bir hayat sürdüğünde ruh dinginliğine ve mutluluğa ulaşabilir.

Bu düşünce çerçevesinde Antik Yunan felsefesinin temel varsayımları Rönesans’ta yeniden egemen hâle gelmiştir. Dönemde canlanan Platonculuk ve Aristotelesçilik akımları, Antik Yunan düşüncesinin Batı dünyasında yayılmasını ve derinleşmesini önemli ölçüde kolaylaştırmıştır.

Skolastik düşüncenin katı dogmalarına yönelik diğereleştiriler, Orta çağın son dönemlerinde Hristiyan mistisizminden yükselmiştir. Mistikler, Tanrı ile insan arasına aracı bir otoritenin girmesine karşı çıkarak, bilginin ve kurtuluşun kaynağını insanın iç dünyasında temellendirmiştir. Bu anlayışa göre bilginin nihai amacı Tanrı’yı bilmektir; Tanrı’yı bilen ruh ise mutluluğa ulaşır. İnsan, Tanrısal özden bir pay taşıdığı ölçüde “küçük tanrı” olarak görülmüş, böylece kurtuluş kilisenin aracılığına değil, ruhî arınmaya bağlanmıştır.

Cusanus orta çağ ile Rönesans arasında yer alan geçiş döneminin tipik bir düşünürüdür. Skolastik, mistik ve yeni doğa bilgisini uzlaştırmaya çalışmıştır. Cusanus’a göre bilgi, duyulardan başlayarak akla kadar yükselir; ancak düşünce mutlak birliğe ulaştığı noktada kendi sınırına dayanır. Bu nedenle mutlak hakikate ancak “docta ignorantia” yani aklın sınırlarını bilerek mistik sezgiyle yaklaşılabilir.

Martin Luther, bu mistik eleştirileri daha radikal bir düzleme taşıyarak Katolik Kilisesi’ne açık bir meydan okuma başlatmıştır. Kilisenin günah, kurtuluş ve inayet anlayışını reddeden Luther, insanın doğuştan günahkâr olmadığını ve mutluluk için kilisenin aracılığına ihtiyaç duymadığını savunmuştur. Bu düşüncelerini 1517’de ilan ettiği 95 Tez ile somutlaştırmış ve Reform hareketinin öncüsü olmuştur.

Luther’e göre Hristiyanlık, Aristoteles mantığıyla biçimlendirilmiş skolastik öğreti nedeniyle özünden sapmıştır. Onun amacı, Hristiyanlığı ilk dönemindeki sade ve inanç temelli yapısına döndürmektir. Ancak bu girişim yalnızca teolojik bir tartışma olarak kalmamış, Otuz Yıl Savaşları’na zemin hazırlayarak Avrupa’da büyük siya, toplum ve insani yıkımlara yol açmıştır.

Bu süreç genel olarak değerlendirildiğinde, Orta çağ boyunca mutluluk Tanrı’nın ve kilisenin inayetiyle elde edilen bir kurtuluş olarak anlaşılmıştır. Rönesans döneminde ise mutluluk anlayışı dönüşüme uğramış; kurtuluş, doğa ve akıl temelinde insanın kendini tanıması ve ruhunu arındırmasıyla ilişkilendirilmiştir. Bununla birlikte, modernliğin eşiğine gelindiğinde Batı düşüncesi Antik Çağ’dan devraldığı mantıkîyapıyı bütünüyle terk edememiştir. Bu mantık, modern dönemde biçim değiştirerek farklı düşünce versiyonlarıhâlinde varlığını sürdürmüştür.

Rönesans’ın sonlarına gelindiğinde Hugo Grotius, doğal hukuku devletin temeline yerleştiren bir düşünür olarak öne çıkar ve siyasi istikrar ile kalkınma içindeki Hollanda’da yaşar. Savaş ve Barış Hukuku Üzerine adlı eserinde Grotius, pozitif hukuk ile doğal hukuk arasında ayrım yapar. Ona göre pozitif hukuk tarihi koşullara bağlıyken, doğal hukuk insan aklında temellenen, değişmeyen ve tüm pozitif hukukun üstünde olan evrensel bir ilkedir. İnsanın mutluluğu pozitif hukukun dünyada egemen olmasına bağlıdır. Bilgi-erdem-mutluluk çizgisini burada da görmekteyiz.

Thomas More’un Ütopia adlı eseri bir roman olmaktan çok, Platon’un Devlet’inden esinlenen ideal bir devlet tasarımıdır. Platon’un yalnız yöneticiler için öngördüğü ortak hayat ve mülksüzlük anlayışını More, tüm yurttaşlara yayar. Eserde, dönemin İngiltere’sindeki sosyal adaletsizlik eleştirilir ve bu sorunların çözümünün özel mülkiyetin kaldırılması ve eşitliğin sağlanmasıyla mümkün olacağı savunulur. Burada Sosyalizmin temellerini görürüz. Amaç insanın mutluluğudur. Bu da ancak ütopyada mümkündür.

Bacon ise meşhur “Bilgi egemen olmaktır, güçtür” sözleriyle yankı uyandırmıştır.  Bacon’un “Bilgi egemen olmaktır, güçtür” anlayışı, Batı düşüncesinin temel yönelimlerinden birini ifade eder. Bu yaklaşımda insanın dünyaya mutluluk amacıyla geldiği varsayımı belirleyici bir rol oynar. Bilgi ve erdem, insanı mutluluğa ulaştıran araçlar olarak temellendirilirken, bilgi giderek pratik fayda ve güç üretme işleviyle ilişkilendirilir. Böylece doğa, hakikatin temaşa edildiği bir alan olmaktan çıkarak, insanın amaçları doğrultusunda denetlenmesi ve dönüştürülmesi gereken bir nesneye indirgenir. Sonuç olarak bu düşünce çizgisi, mutluluk idealini merkeze alarak doğa üzerindeki tahakkümü meşrulaştıran modern Batı zihniyetinin felsefi zeminini oluşturur.

Modern düşüncenin şafağında Descartes vardır. Descartes’e göre gerçeğin bilgisine ulaşmanın en güvenilir yolu matematiktir. Bu yaklaşımda bilgi, yalnızca teorik bir etkinlik değil, aynı zamanda erdemli eylemin ve doğru hayatın temeli olarak görülür. Doğru bilgiye sahip olan insan, aklını eylemlerine kılavuz kılarak mutluluğa ulaşır ve böylece doğa karşısındaki güçsüzlüğünü aşma imkânı elde eder. “Cogitoergo sum” önermesiyle Descartes, insanın varlığının kesinliğini akılda temellendirir; bu akıl ise matematik kesinlikle desteklenmiş bir yeti olarak konumlandırılır. Bu düşünce çerçevesi, insanın kendisini doğanın efendisi olarak görmesine zemin hazırlamış ve akla dayalı tahakküm anlayışının, modern dönemde giderek güçlenip günümüze kadar uzanmasına yol açmıştır.

Descartes’e göre ahlakın temeli, aklın yönettiği bir isteme ile duygulanımların denetlenmesidir. Erdem, insanın bedenin rastlantısal dürtülerine ruhunu teslim etmeyip, onlara karşı koyabilecek iç gücü kendinde bulmasıdır. Gerçek mutluluk, geçici hazlarda değil; açık ve seçik bilgiye dayalı olarak iyiye yönelmiş bir hayatta ortaya çıkar. Descartes ahlak anlayışını sistemli bir eser halinde değil, özellikle Ruhun Tutkuları ve yazdığı mektuplarda, Stoacı (özellikle Seneca) etkilerle dile getirmiştir. Onun ahlak anlayışı, doğru bilgiyi bilme, onu isteme ve insanın elinde olmayan şeylere yönelik isteklerden vazgeçme ilkesine dayanan bilgi temelli bir ahlaktır. Bilgi temelli ahlak ile insan mutluluğa varır. Modernliğin başlangıcında mutluluk sayıltısını yine görmekteyiz.

Pascal ise matematiğin ve aklın insanın “sonsuz varlık” Tanrı ve insan özü gibi temel sorunlarını kavrayamayacağını savunur. Bilim doğayı kısmen açıklasa da insanın içkaygılarına, acılarına ve hayat bilmecelerine güvenilir yanıtlar veremez. İnsan, sonsuz ile hiçlik arasında yer alan, Tanrı ile hayvan arasındaki bir “orta varlık”tır. Bu nedenle yalnız akla dayalı bilgi yeterli değildir; duygudan ve gönülden gelen bilginin de kendine özgü bir değeri vardır. Gönül, aklın ulaşamadığı biçimde günah, kurtuluş ve mutluluk arayışına yönelir ve insanın en derin bilgisini burada bulur. Gönlün kurtuluşu Tanrısal inayete bağlıdır. Mutluluk için gönlün kurtuluşu şarttır. Anlaşılan o ki mutluluk sayıltısı Pascal’da da var.

Malebranche’nın ahlak öğretisi her şeyin Tanrı’nın bir görünüşü olduğu düşüncesine dayanır. Bu nedenle tüm istemeler aslında Tanrı sevgisine yönelmiştir; ancak tek tek nesnelere bağlanan istekler eksik ve yanlıştır, çünkü onlar bütünün yalnızca sınırlı görünümleridir. Gerçek erdem ve mutluluk, dünyaya bağlılıktan kurtulup en yetkin varlık olan Tanrı’yı istemek, yani tam ve bilinçli bir Tanrı sevgisine yükselmektir. Burada da mutluluk sayıltısını görürüz.

İnsanı mutluluk içgüdüsü yüklü bir varlık olarak kabul eden Batı kafası insani etkinlikleri sanat, bilgi, edebiyat, bilim, inanç (din)- araçsallaştırıp amacından koparmıştır. Mutluluğu zaman zaman bu dünyada zaman zaman öte dünyada arayan bir diyalektik ortaya çıkarmıştır. Hem Hristiyanlığın hem deYahudiliğin bu ikiliğe düşmesi bundan sebeptir.  Günümüzde Modernliğin geldiği son noktada bu dünyada mutluluk esası egemen olmuştur.

Batı mantığının temellerine baktığımızda şüpheciler de dogmatikler de Aristocular da Platoncular da Stoacılar da,Orta çağ ve Rönesans düşünürleri de, deneyciler de, akılcılar da Antik Yunanın bilgi-erdem-mutluluk/Tanrı Olma Arzusuteoreminin dışına çıkmamıştır, çıkamamıştır. İnsan doğrunun izini süren değil doğruyu yaratması gereken olarak algılanmıştır.  Temel sav şudur: “Dünyada mutluluk için bulunuyoruz. Mutluluk için erdemli olmak gereklidir. Erdemli olmak için de bilgi gereklidir. Bilgi ise güçtür, insan tarafından yaratılır. Öyleyse yaratıcı gücü insan kendisinde bulur.” Kavramlar ve bakış açıları değişse de bu anlayış her dönemde korunmuştur. Bugün Modernlik de aynı çizgiyi şiar edinmiştir. Burada erdemli olmak için gerekli olan bilgi, doğa karşısında güç, tahakküm için araç haline dönüşmüştür. Kafirler bir sapmadan başka bir sapmaya sürüklenip durmuştur.

Şunu da belirtmekte fayda var: Rönesans döneminin erken safhalarında doğaya egemen olma düşüncesi çoğu zaman büyü ve gizli güçler aracılığıyla temellendirilmeye çalışılmıştır. Zamanla bu yaklaşım yerini deney-gözlem yönteminebırakmış; deney, aklın ortaya koyduğu önermelerin doğruluğunu sınayan temel araç olarak görülmüştür. Bu süreçte deney, yalnızca var olanı anlamaya yönelik bir yöntem olmaktan çıkmış, insana doğa üzerinde güç ve tahakküm sağlayan bir araca dönüşmüştür. Oysa doğayı araştırmak ve gözlemlemek meşru bir bilgi etkinliği iken, var olana hükmetme, insanın kendini tanrısal bir konuma yerleştirme arzusu ve mutluluğu bu yolla elde etme düşüncesi, zihnî bir sapma olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak mutluluk, haz, acıdan kaçınma ve Tanrı olma sevdası fikri Batı düşüncesinin temelinde yer almaktadır. Bu zihnî mirasın modernlik biçiminde aldığı yeni form, daha kapsamlı ve hegemonik bir yapı kazanarak küresel ölçekte etkili olmuştur. Modernlik, bu yönüyle yalnızca bir tarihîdönem değil, aynı zamanda belirli bir insan, bilgi ve mutluluk anlayışının evrenselleştirip dayatılması olarak değerlendirilebilir.

Bilmeliyiz ki Antik Yunan mitoslarıyla var olan Tanrı ve din masalını kırmak adına daha hegomik ve kapsamlı yeni bir masal ortaya çıktı: Modernlik… Modernlik, insanı belirli bir doğaya ve amaca sahip bir varlık olarak tanımlayarak, bu tanımı evrensel bir model hâline getirip dayatmaktadır.Modern insan sonu gelmeyen bir sağlık ve mutluluk budalası haline dönüşmektedir. Hayatından üretimi (iş, çalışma, kâr, birikim, yatırım vs.) ve tüketimi (alışveriş, indirim, reklamlar, moda, TV, sosyal medya, haz, zevk, mutluluk, eğlence, tatil, turizm vs.) çıkardığında modern insandan geriye ne kalır? İnsan bunun için mi vardır? Modernlik insanı bir parça mutluluk budalasına dönüştürüp yaratılmış olduğundan veyaratılış gayesinden saptırıyor. İnsanın insanlaşmasının anahtarları olan erdemli olmak ve bilgi araçsallaşıyor. İnsana bir doğa atfedilerek insan zincirlerin ve prangaların içinde esir konumuna düşüyor. Modernliğe gelene dek batılı insan anlayışında insan tanrı olma sevdalısıdır. Modern insan artık tanrı oldum yanılgısıyla hayatını sürdürüyor: Homo DeusŞair İsmet Özel’in deyişiyle: “Bugün artık firavun yoktur ama sıradan insanların firavunlaşmasına müsait bir sistemin kıskacı vardır. Nurettin Topçu da benzer ifadelerle şöyle diyor: “Herkes kendisine tapılmasını istiyor, zaferin heykeli olmak istiyor.

Nurettin Topçu Modernliğin mutluluk sayıltısıyla vardığı son noktayı şöyle tarif ediyor:

Tabiat, dostların dostu olan Büyük Dost’a, Allah’a ulaşmak için hilkate dayalı bir merdivendir; her tarafına insan denen leşlerden pis kokular ve zehirleyici buğular saçılan cemiyet hayatından kurtulup da tek kurtarıcı Dost’a kavuşmak için geçilmesi zorunlu olan geçittir. Bu geçit aşıldıktan sonra ruh Allah sohbetine kavuşur; o artık her yerde Allah’la beraberdir. Bu geçidi geçmedikten sonra, dünya denen viranede kalbine dost arayan biçareler boşuna yoruluyor. (…) Izdırabı yaratan ulvî ve içtimaî engelleri birer birer ortadan kaldıran insan, yok oluyor. Kolaylıkla ve bollukla elde edilen hazlar, önce şuuru uyuşturuyor, sonra kalbi harap ediyorlar; sonunda iradenin engelleri aşan gücünü yok ediyorlar; insan diye ortada kalan varlığın, sade hazlarını devşiren otomatik bir yapıdan farkı kalmıyor.

Bugün gelinen noktada insanı zih ve ideolojik bağımlılıklara sürükleyen bu mantıkî çerçeveden kurtulmak gerekmektedir. Bu kurtuluş, yeni bir bilgi birikiminden ziyade, bilgiye ve kesinlik iddialarına yönelik köklü bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. Bu da Resulullah’ın Dünyada bir yolcu gibi ol!Sözlerini akla getirmektedir. İnsan kesinliğe ulaşamayacak, dünyaya da mutluluk için gelmedi. Kur’an bir malumat yığını değil hidayet rehberidir. Bunları hatırda tutarak tüm dayatmalar boşa çıkabilir ve Modernlik karşısında bir varoluş, ahlak ve bilgi sahası kazanabiliriz.

İnsanoğlunun arayışında İslâm bir rehber. Ama bu rehberi reddetmek tarihin her devrinde insana düştü. İnsan pek acelecidir. İsmet Özel’in şu sözleriyle bitirelim:

Dünya ahiretin tarlası olduğuna göre burada yapılacak işler var. Kâfirler de tıpkı Müslümanlar gibi dünyanın bir tarla olduğunu düşünüyor olsa gerek. Aramızdaki fark onların dünyada ektiklerini yine dünyada biçeceklerine inanmaları veya dünyada kaldırdıklarından daha başka bir ürünün kaldırılacağına inanmıyor oluşlarındadır. (…) Kâfir için en açık gerçek şu ki, hayatın kârlı’ tarafı gününü gün etmededir.(…) Dünyayı cennet bilirler. Bu yüzden: Ölümdür kâfirlerin cennetlerini ellerinden alan.’ (…) Dünyayı cennet bellemek kadar dünyada cennet aramak da küfre kapılan zevatın payına düşüyor. Kâfirler dünyayı, terk edildiği zaman üzülünen, daha doğrusu, terk edildiği zaman her şeylerini kaybettikleri bir yer olarak algılayacaktır.”

Bilmeliyiz ki: “Hayatını gününü gün etme dürtüsüyle yaşamaya ayarlamış olanlar ahlaki seviyenin dibini temsil ederler. (…) tek amacı mutlu olmak olan insanlar ruhen kaybolmuştur.”

Related posts

YAŞANILANLARIN BİÇİMSİZ EŞİTLİĞİ | Sefa Fırat

Ruhsatsız
1 yıl ago

TÜRK ŞİİRİ: SINIF ŞİİRİ Mİ SINIFIN ŞİİRİ Mİ? | Semih Samyürek

Ruhsatsız
1 ay ago

“GEREKLİ” ŞİİR SORUŞTURMASI (I) | Kadir Tepe

Ruhsatsız
8 ay ago
Exit mobile version