Subscribe Now

* You will receive the latest news and updates on your favorite celebrities!

Trending News

Ruhsatsız

BELİZ İLE “İYİ DEĞİL, GEREKLİ MÜZİK” ÜZERİNE | Kadir Tepe
Söyleşi

BELİZ İLE “İYİ DEĞİL, GEREKLİ MÜZİK” ÜZERİNE | Kadir Tepe 

 

Kadir Tepe’nin uzun süredir zihninde dolaşan ses arayışı, İyi Değil Gerekli Müzik ile kavramsal bir berraklık kazanıyor. Seri, müziği eşlik eden bir arka plan olmaktan çıkararak, şiirle yan yana duran; dikkati talep eden ve zamanı yavaşlatan bir düşünme alanı kuruyor. Akışa kapılmak yerine durmayı, hızlanmak yerine yoğunlaşmayı öneren bu yapı, ses ile söz arasındaki mesafeyi titizlikle koruyan bir hatta ilerliyor. Yedinci buluşmada müzisyen Beliz’in katılımı, serinin iç ritmini görünür biçimde dönüştürüyor. Sesin metinle kurduğu gerilim, bu karşılaşmada daha açık ve daha belirgin bir hâl alıyor. Dinleyeni alışıldık dinleme reflekslerinden çıkaran, ritmi yeniden ayarlayan bu durak; geçici bir temas değil, zihinde yer eden bir kırılma anı olarak beliriyor.

 

Akustiğin büyüsü başka, elektriğin hazzı başka; çoğu zaman ikisini harmanlayarak ilerliyoruz müziğimizin inşasında.

 

 

Selamlar, sevgili Beliz. Nasıl gidiyor, nefesin yerinde mi? Müzik hâlâ seni taşıyor mu, yoksa bazen sen mi müziği omuzluyorsun? Bugün hem müziğine hem de hikâyene biraz daha yakından bakalım istiyorum.

Merhaba sevgili Kadir. Teşekkür ederim, keyfim yerinde; nefesim değişken. Daraldığı zamanlarda müzik beni omuzluyor tabii ama genel olarak kendimi müziğin naçizane araçlarından biri olarak görüyorum diyebilirim. Umarım senin de keyifler yerindedir. Bakalım tabii, seve seve…

Şarkılarında hep hafif bir buğu, küçük bir sızı var. Bende de “Bir şey tam oturmuyor ama tam da bu yüzden güzel” duygusu bırakıyor. Bu hissin ilk kıvılcımı sende nerede beliriyor? Aklına bir kelime mi düşüyor önce, yoksa bir melodi gelip içini dürtünce mi başlıyor her şey?

Dünyadaki 32. yılımdayım ama inan ki bu soruya hâlâ keskin bir cevabım yok. Her şarkı kaderini kendi belirlermişçesine düşüveriyor diyebilirim; ben sadece aracılığını yapıyorum, ona kulağımı verip kendimce şekillendiriyorum. Söz–müzik ikilisi genellikle beraber akıyor ya da melodi önden geliyor; müzikten bağımsızca bir şiir ya da metin yazdıysam o, kimselerle buluşmaksızın notlarımın arasında yaşlanıyor. His tarafında da hüzünlü bir melodiye umutlu kelimeler ya da şıkıdım bir şarkıya dertli sözler giydirmeyi seviyorum çünkü yaşamın bu ikili hâle ayak uydurunca güzelleştiğine inanıyorum. Dertten kaçmaya meyilli bir yapımız var ama bu çoğu zaman tehlikeli bir dürtü; mutluluğu gerçek anlamda hissedebilmek için aksini de olabildiğince yaşamak gerekiyor benim inancıma göre. Şarkı yazmak zaten doğası gereği insanı tüm duygularla yüzleştiren, farkında bile olmadığı hislere ayna uzatan ve hayatla derdi olanları yaşama bağlı tutan bir şey. Dolayısıyla tavuk ve yumurta paradoksuna benzeyen bir ilişkilenme var işin içinde. Kıvılcım her an her yerde; herhangi bir tetik müziği harekete geçirebiliyor ya da müziğin kendisi dertleri davet ediyor, ben sadece “hayhay” diyorum.

 

Duyarga’da hem kendinle hem dünyayla bir hesaplaşma var gibi. Dünyayı daha çok kulağınla mı dinliyorsun, yoksa gördüklerinden sonra “Ben buna bir cümle borçluyum” diye mi hissediyorsun? O toplumsal damar kendiliğinden mi sızıyor müziğine, yoksa sen mi çağırıyorsun onu?

Dünyaya borçlu hissediyorum ama müziği bunun için yapıyor değilim; bir sonuç olarak dünyaya hizmet etmesi fikri hoş elbette ama bunu amaç edindiğimi söyleyemem. Dünyanın dertleri, savaş çocukları, deprem mağdurları, ayrımcılığa maruz kalanlar ve benzeri yığınla sorun beni gerçekten dibe götürebiliyor. Küçükken tarih derslerinde savaşları okurken, Anne Frank’in hikâyesine üzülürken, atom bombasına hayret ederken artık böyle şeyler yok sanardım; insanlık böyle deli saçması fikirlere ve icraatlara nasıl bulaşmış diye şaşırırdım. Yetişkinliğe vardığımdan beri ise bunca yüzyıldır gelişen teknoloji ve imkânlara karşın adeta geriye evriliyor olduğumuzu görmek bazen dev bir öfke, bazen de taşınamayacak büyüklükte bir üzüntü getiriyor. Bilirsin, popüler şarkıların çoğu aşktan bahseder; insanların en ortak derdi olduğundandır sanırım. En refah içinde yaşayanın da, en ağır zorluklarla mücadele edenin de derdi olabilir aşk. Bana sorarsan aşkın melodiye dökülmesi kadar doğal aslında dünya dertlerini kaleme almak da. Zor bir devir; şu ortamda bazen aşktan bahsetmeye bile utanıyor insan. Bunca insaniyet dışı olayın arasında sıra aşka gelemiyor benim dert dağımda da işte; elim dilim hep oralara gidiyor. Bakma böyle diyorum ama artık aşk bile siyasi bir soruna dönüşebiliyor biliyorsun, nefes almak dahi politik. İnsana dair her şeyi etiketlemiş vaziyetteyiz; karşımızdaki kişi iyi mi kötü mü demeden sağ ya da sol diyoruz, iki çift laf etmeden düşman kesiliyoruz ve ben insanların birbirine bu denli zıtlaşmasına derinden üzülüyorum; albümü kurarken sık sık düşündüğüm bir şeydi bu konu. Duyarga bir konsept albümdü; dertlerden kaçmak yerine acıyı da tatlıyı da hep birlikte dibine dek yaşayacağımız bir duygu çorbasıydı. İçten içe ettiğim de niyet, bahsi geçen dertlerin siyasetle değil insaniyetle alakalı olduğunu hatırlatmaktı biraz. Hak savaşında insaniyetimizi kaybettik, bencil bir mutluluğun peşinde duygularımızı yitirdik ve tüm bunları geri edinmek için gözümüzü bu konulara dikmemiz gerekiyor demek istemiştim. Albüm hislerime bir kılıf oldu nihayetinde. Her şey içli dışlı müzikte; kafandakiler hissini, hislerin kafandakileri etkiliyor. Hep bir ikilik işte, hehe.

 

 

 

“Uçmasak da Yükseğiz” hissi şiirde de tanıdık. Uçamıyoruz belki ama yukarıdan bakmaktan vazgeçmiyoruz. Peki senin için bu “yükseklik” ne demek? Umudun kendini koruma refleksi mi, biraz inat mı, yoksa insanın düşmeden de kırılabileceğini bilmesi mi?

Özgürlüğümüzü temsil eden bir uçurtma metaforudur bahsi geçen; yeryüzüne bağlı olduğu için uçuyor denemez ama martılar kadar yüksektedir, ipleri de elimizdedir. Malum, son yıllarda umutsuzluk insanlığın çoğunu ele geçirmiş vaziyette adeta. Bu bazen tembelliğe uydurulan bir kılıf, elini çamura bulamamak üzere bir bahane; bazen yaşanmışlıkların getirdiği ağır bir yorgunluk olabilir ama umutsuz bir yaşam benim gözümde vazgeçilmiş, boşa dönmekte olan faydasız bir değirmen gibi. Evet, biz bir adım atmıyorsak tabii ki umut içinde güzel günleri beklemek aptallık yahut polyannavari bir illüzyon olarak görülebilir ama mesele zaten umudu sırtına alıp yola koyulmak. İnsanı harekete geçiren ve yaşamayı anlamlı kılan şeydir bence umut; yokluğu eylemsizliği getirir beraberinde, anlamsız bir döngüyü sürdürmekten ibaret kalır hayat. Bu yüzden “Uçmasak da Yükseğiz” albümdeki tüm kara konuların yanında umudun hatırlatıcısı olsun istemiştim. Yıllar evvel Macaristan’da bir alüminyum fabrikasından sızan zehirli kimyasallar her yeri kızıl çamura bulamış, şehir inanılmaz bir kaos hâline bürünmüştü ve haberlerdeki fotoğrafları gördüğümde “Nasıl kalkılır bunun altından” diye dert edinmiştim. Bir zaman sonra parkların, bahçelerin eskisinden bile güzel fotoğraflarını gördüğümdeyse bunun bizim için iyi bir umut temsili olabileceğini düşünmüştüm; o şehir o hâlden şuraya varabildiyse biz de güzelliklere varabiliriz elbet demiştim. Elimizdeki iplerin farkına varırsak geri dönülmez bir noktada olmadığımızı, huzurlu bir toplumun, iyi bir dünyanın hâlâ mümkün olduğunu görebileceğiz diye inanıyorum. İyi insanlar hâlâ var, buradalar. Bakın.

 

Akustik sadelikle elektronik titreşimlerin yan yana durabilmesi… Aynı şiirin iki ayrı dizesi gibi. Bu iki uç seni nasıl etkiliyor peki? İç sesin daha çok akustik bir yerden mi geliyor; dış dünyanın telaşı elektronik mi? Yoksa ikisi de sende bir noktada karışıp başka bir şeye mi dönüşüyor?

Şimdiye kadar bolca değindiğim üzere zıtlıkların bir aradalığına bayılıyorum; hop, yine geldik mi ikiliklere, hehe. Elektronik dediğinde benim gözümde dijitalden ziyade elektrik bazlı analog cihazlar beliriyor. Bir elektrik gitarı şahane bir lambalı amfiye bağladığımda “daha iyi bir isyan aracı yok” diyebilirim ya da sesi adeta somutlaştıran eski ve kaliteli bir synthesizer beni derinden etkileyebilir; ama tamamen dijital ögelerden oluşan sanal bir sesi ruhsuz buluyorum (yapay zekâ konusuna hiç girmiyorum bile). Akustik ile elektrik kıyasındaysa son soruna yakın hissettim zira ikisi de dünyamda büyük yeri olan hisler uyandırıyor. Akustiğin büyüsü başka, elektriğin hazzı başka; çoğu zaman ikisini harmanlayarak ilerliyoruz müziğimizin inşasında.

 

 

Akustikhane yolculuğundan Duyarga’ya uzanan çizgide… “Tamam, ben buradayım” deme cesareti sana ne zaman geldi? Önce sesinin büyüdüğünü mü fark ettin, yoksa sen değiştikçe sesin de ister istemez genişleyip kendine yeni bir yer mi açtı?

Dürüst olmak gerekirse öyle dev cümleleri olan biri değilim. Hatta eğer sahne en kendim olduğumu hissettiren yer olmasaydı bu sektöre hiçbir şarkımı salmaksızın müzik hayatımı kapalı kabuğumda sürdürmeyi tercih edebilirdim; 25 yaşıma dek o şekilde müzik yapmaktan da gayet mutluydum açıkçası ama sahne bir başka… “Sanat ne için” gibi bir tartışmaya dalmayacağım fakat genel olarak insanı rahatsız eden bir şeylerin sonucunda peydah oluyor gibi gelir bana; yani toplumla, dünyayla, insanla bir derdin varsa elin otomatik olarak sanata kayıyor zaten. Ben de kendimi bildim bileli derdimi insanlara değil şarkılara dökmüşümdür. Çocukluğunda bolca zorbalanmış, zaman zaman bol miktarda sosyal anksiyete sahibi olmuş ve popüler olana hep uzak durmuş biri olarak “tamam ben buradayım” demek pek kolay değil; bunu cesarete yaslanarak değil de kendimi gerçekleştirme dürtüsünün yoğunluğundan mecbur kalarak yaptım sanırım. En küçüklüğümden beri bir müzikale, tiyatroya ya da konsere gittiğimde seyirci koltuğunda oturuyor olmama rağmen onlardan değil de sahnedekilerden biri gibi hissederdim kendimi; alkışlıyorken onların da beni görüyor ve dünyadaşlığımızı hissediyor olduğunu sanardım. Küçüklüğümdeki bu fazla romantik bakış açısı çok değişmiş değil; müzik eşsiz bir şey ve ben sadece onun aracı olmak için doğmuşlardanım: müzik üretmek ve sahnede bunu en içten şekliyle aktarmak için. Öyle işte…

 

“Hate to Love You”daki o yağmurlu pop-rock hâli… Aşk bazen gereksiz bir sağanak gibi: Islatıyor, üşütüyor ama yine de dışarı çıkıyoruz. Peki senin için aşk hangi hava olayı? Fırtına öncesinin gergin sakinliği mi, yoksa günün sonunda çöken hafif gri bir akşam mı?

Hehe, Duyarga’dan beri aşka dair soru almamıştım; bir düşüneyim. “Tüm hava olayları” demek daha benlik sanırım. Aşk da hayat gibi; iyili kötülü, dalgalı deniz. Aşkın, yerleşik bir sevgiye evrilebilen tutkulu bir başlangıç hâli olduğunu düşünürüm ben. Başta iyisi de kötüsü de dev dev yaşanır; aşka düşen iki birey o güneşli, fırtınalı dalgalara uyumla yüzebilirse aşina sulara dönüşür; kimi zaman üşütür ama en huzurlu limanlar da ondadır. Ne denli süründürse de güzel şey aşk; gri bir akşamdan ziyade gün batarken denize düşen yakamozlar gibi hayal ettim ben, alacalı. Bir hava olayı özelinde tasvir etmem gerekirse gökkuşağı diyeyim; kara bulutlardan düşen yağmurun ardına gelen beklenmedik renk cümbüşü.

 

 

Sahnede dinleyicinle kurduğun yakınlık bence şiire çok yakın. Aralarda söylediğin kısa cümleler var ya, bir anda başka bir dile geçiyorsun sanki. Hiç “Tamam, şimdi şiir kendini gösterdi bende” dediğin oluyor mu? Yani sahnede kendini bir anda şiirin içinde yakaladığın anlar var mı?

Çok teşekkür ederim, ne güzel dedin; sahnedeki o yakınlık en sevdiğim şey benim de. Aslında oradayken kurduğum cümleleri asla hatırlamıyorum indiğimde. Genellikle kendi performansım özelinde değil de orada bulunan herkesle yaşıyor olduğumuz ortak paylaşım bazında bakıyorum konserlere. Sadece “ben bir şey ürettim işte buyrun” diye gösteri sattığım bir vaziyetten ziyade müziğin büyüsünü o alanda bulunan her bir kişiyle beraber yaşayıp duygusuna vardığımız bütüncül bir hâl. Orkestra ve teknik tayfamız da, plak şirketim de, ailem de, dinlemeye gelen ahalimiz de bu işin en az şarkılar kadar kritik birer parçası; her birinin varlığına minnettarım. Hepimiz şarkının uyandırdığı hissi koyuyoruz o alana; dev bir duygu çorbasını beraberce terbiye ediyoruz, o yüzden en kalabalık konserin bile çıkışında mutlaka sarılıyoruz. Duygular havada kalmadan ponçik ponçik dönüyoruz evlerimize. Yani şiir bana yalnızca bu işin en başında, benim odamda gösteriyor kendini ama konserdeyken insanlarla gözlerimizin içine içine bakıp beraber şarkı söylediğimiz duygu tavan anlarda “hah, müzik şimdi oturdu işte” dediğim oluyor.

 

Sesinde hep o hafif kırılma, o küçük titreşim… İnsan “Tamam, bu biraz yaşanmışlık” diyor ama belki de sahnedeki Beliz’le yazı masasındaki Beliz’in aynı kişi olmamasındandır. Mikrofonu alınca kendini başka bir Beliz’e mi bırakıyorsun, yoksa o titreşim her iki Beliz’in ortak yerinden mi geliyor?

Bir düşündüm de, yazı masasındaki Beliz’i ben bile tanımıyorum, hehe. Değindiğim konular, hisler benim perspektifimden çıkıyor elbette ama üretim esnasında sanki o kendilik hâli yerini soyut bir bünyeye bırakıp tıkır tıkır eşleştiriyor melodilerle kelimeleri; üretim bittiğinde ben o bünyeye geri geliveriyorum gibi hissettiriyor. Yani bir nevi dünyadan kopup hisse ve müziğe odaklanma hâli o masa başı kısmı. Bir de açıkçası yaşanmışlıklarıma, kendi hikâyelerime dair yazdığım şarkıları pek yayınlamıyorum çünkü onlar genelde yüzleşemediğim yaralara tuzla daldığım anların getirisi olduğu için ağlamadan icra edemiyorum pek; hiç yalan söylemeyeyim şimdi. Bazen de şöyle şeyler yaşıyorum; mesela annemin kanser hikâyesine dair bir şarkı bir gün öylece ağzımdan dökülüverdi, haydaaaa; nakarata bakıyorum rap, finale bakıyorum rap, bambaşka bir janraya gidivermiş sesim. Tamam, hislerin müziği götürdüğü yere müdahale etmeyen benim de, o kadar da ayrı uçlara gitmezsin be kardeşim. Yayınlamıyorum öyle olunca; tutarsızlığın da bir tutarı var belocuğum diyorum. Konuyu çok dallandırdım, geri geleyim. Sahnedeki Beliz konusunda hep söylediğim bir şey vardır: “En ben hâlim o.” Bazılarımız şey yaşarız ya hani; hiç bilmediğin ve kendini ait hissetmediğin bir ortamda adeta sönümlenir ve karakterine oldukça uzak, yabani ve çekingen davranırsın ama sevildiğinden emin olduğun bir güruh içinde rahatça kendin olabilir, komikleşip birilerini güldürebilir ya da sohbete gayet özgüvenlice dâhil olabilirsin. İşte sahne tam olarak o sevildiğimi hissettiğim yere benziyor; hatta bazen fazla şımarıyorum çünkü yalnızca sevilmiyor, çok çok da seviyorum o güruhu. Özetlemek gerekirse yine sıkça bahsettiğim o birbirine zıt ikililerin bir arada var olmasına dair hissim bu soru için de geçerli. Sahnede hem çok eğleniyor, seyirciyle sohbet ederken kahkahalar atıyorum hem de derin bir şarkı söylerken karşımdakilerden güç alıp tüm yasımı dürüstçe dökebiliyorum. Hüznü de sevinci de tam gaz yaşıyorum.

 

Ve en merak ettiğim… Müziği senin için gerçekten “gerekli” kılan şey ne? Ben kelimeyle kendime yol açıyorum mesela; sen o yolu hangi sesle buluyorsun?

Müzik çok büyülü bir sanat biçimi bence. An içinde bulunduğum hissin tam zıt köşesine götürebiliyor beni ama bir şarkıyı dinlerken sözlerine asla dikkat etmiyorum; şiir okumaktan da yazmaktan da çok hoşlanmama rağmen iş dinlemeye geldiğinde hep müzikten aldığım saf hissi duyuyorum. Ancak birkaçıncı dinleyişimde “dur bakayım sözler ne anlatıyor” diye kulak kesilince anlıyorum edebiyatını. Yazmak hep elimin kendince yaptığı bir spor gibiydi zira içine kapalı bir çocuğun ailesiyle, kendiyle, dünyayla iletişmek için en iyi aracıydı. Müzik ise daha dürtüsel; bir hayvanın düşünmeksizin içgüdüleriyle hayatta kalışı gibi, doğuştan bir refleks adeta. Bünyemdeki duygu ağırlığında ezilmemek için kendimi bıraktığım, denizaltı kadar bilinmez, görkemli ve derin bir atmosfer; dürtüsel bir bağımlılık gibi. Yani özetlemek gerekirse derdimi anlatmak için kelimelerim var; o derdin yükünü hafifletmek içinse müzik.

 

Müziğinle, sesinle bana açtığın yol için teşekkür ederim. Diyelim ki şu an Akustikhane’de yan yana oturuyoruz ve bu sohbet orada devam ediyor… Konuşmanın akışına, anlattıklarına bakınca eline gitarı alıp hangi şarkıyla başlardın?

Henüz dijital müzik platformlarında yok ama sosyal medyadan yayınladığım “Dert Pufu” serisinde söylediğim bir şarkı var; şimdilik “Kelebek” diyoruz, yayın yaklaştığında dinleyicilerimle birlikte koyacağız ismini. O geldi içimden.

Ve ben teşekkür ederim. Alışılagelmiş sorular yerine böyle detaylıca çalışılmış, özenli sorular yanıtlamak şahane; emeğine sağlık. Güzel günlere…

 

 

 

 

Devam edecek…

 

 

 

Görsel Tasarımcı: Umut Durmuşoğlu

Editör: Yunus Erçin Kol

Related posts

Bir yanıt yazın

Required fields are marked *