Ruhsatsız
Deneme

BİR TÜRK TEKLİFİ: GAZÂ KÜLTÜRÜ | Semih Samyürek

 

Siyasetin ve hukukun; bir başka deyişle nizamın sırrı, hangi “ilk el” tarafından kurulduğunda gizlidir. Carl Schmitt, Der Nomos der Erde (Yeryüzünün Nomos’u) isimli eserinde, hukukun en asli tipinin (Ur-Typus) “kara zaptı” (Landnahme) olduğunu vazeder. Bu zapt (İslamî ifadeyle fetih), toprağı kaosun elinden çekip alan, ona bir isim ve nizam bahşeden kurucu bir eylemdir. Bizim tarihimizde ve idrakimizde bu kurucu eylemin adı Gazâ’dır. Gazâ, sadece askerî bir yağma operasyonu yahut bir sınır genişletme gayreti değil; toprağın üzerinde yükselen hukukun temel yapıtaşı, yani kök-hak senedidir (Radical Title). Fakat trajedi tam burada, ilk kılıç darbesinin hemen ardından başlar: Devlet, mevcudiyetini borçlu olduğu bu gâzi iradesini, modernleşme ve merkezileşme (ikinci aşamada Batılılaşma) sürecinde tasfiye ederek, gâzinin elindeki kurucu hakkı gasp eder.

Gazâ, devletin emretme yetkisi olan Imperium’dan evvel gelir ve ona meşruiyet sahası açar. Zira üzerinde hükmedilecek bir mekân, bir vatan parçası yoksa, Imperium sadece bir vehimden, suya yazılan yazıdan ibarettir. Gâzi, sadece bir cengâver değil; kendi kılıcıyla açtığı toprağın hem muhafızı hem de o toprağın hukuki bânisidir. Bu “şafak vaktinde” mülkiyet (dominium), devletin henüz teşekkül etmemiş soyut otoritesine değil, toprağı kanıyla mühürleyen gâzinin şahsiyetine ve onun etrafında kenetlenen otonom cemaate aittir. Gâzi, fethettiği yerin üzerinde hakikî tasarruf sahibidir; çünkü o toprak, hukukî bir hak edişle ona bağlanmıştır. Bu açıdan gâzilerin zaptedilen toprak üzerinde kurdukları hukukî yapı da kurucu hukukî unsur olarak karşımıza çıkar.

Bu evrede namus ve Nomos iç içedir, birbirinden tefrik edilemez. Toprağın nizamı (nomos), onu koruyanların özgürlüğü ve namusu ile kaimdir. Eğer gâzinin bağlı olduğu bir hukukî düzen yoksa yurt vatana dönüşmez. Bugün Türkiye diye bir vatan varsa, bunun esas sebebi gâzilerin bağlı bulunduğu bir hukukî düzen olması sebebiyledir. Nitekim yağmadan paylaşıma geçilmesi ancak hukuk düzeni ile mümkündür.

Gâzi özgürdür, çünkü mülkiyet ile bağı; doğrudan ve kurucudur. O, toprağı devletten “kiralayan” bir tebaa değil, devleti o toprak üzerinde kaim kılan bir “kurucudur“. Devlet ise bu gâzilerin birleştiği, onların hukuk-ı asliyyesini muhafaza eden ama onların mülkiyetlerine el koymaya henüz cesaret edemeyen bir “üst şemsiye” hükmündedir. Bürokrasinin doğuşu bu noktada vuku bulur. Bu süreç giderek gâziler ve devlet arasında bir çekişmeye evrilir. Devletin, milletin sahip olduğu düzeni korumasından, devletin bir tebaya sahip olması ve onu şekillendirmesi sürecine doğru bir geçiş yaşanır. Bu geçişe direnmenin tek yolu gazâ kültürünün yaşamaya devam etmesidir. Osmanlı’nın duraklama ve çöküş devrine baktığımızda gâzi ailelerin ve gazâ kültürünün -bilhassa âhilik teşkilatının- ortadan kalktığına dikkatinizi çekerim.

Devlet, tabiatı icabı mutlakiyetçi bir canavardır ve zamanla gâzilerin yurtlaştırdığı toprakları yutma eğilimi gösterir. Kurumsallaşmaya başlayan her siyasi yapı, kendi mutlak hükmünü tesis edebilmek adına otonom güç odaklarını, yani özgür gâzi iradesini bir “tehdit” veya “nizam dışı unsur” olarak kodlar. Devlet büyüdükçe, gâzinin o “serbest” ve kurucu karakteri, merkezi otorite için bir “zapt u rapt” meselesi haline gelir. İşte bu noktada devlet, gâzininelindeki o radikal hak senedine (Radical Title), yani toprağın en kökündeki mülkiyet hakkına göz diker.

Osmanlı’nın klasik çağında mülkiyet rejiminin “Miri Arazi” sistemiyle katı bir biçimde merkezileşmesi, aslında bu devasa gaspın ilk büyük tarihî sahnesidir. Devlet, “arz Allah’ındır, yeryüzünde ise halifenindir.” diyerek, kök mülkiyeti gâzilerin elinden alıp kendi uhdesine, yani Beytülmal’e geçirmiştir. Oysa İslam hukuku gâzilerin ganimet hakkı olarak sahip olduğu mülkiyeti mutlak manada korur. Bu hamleyle gâzi, toprağın “asli maliki” olma vasfını yitirmiş; devletin ona lütfettiği bir tasarruf hakkını (dirlik/tımar) belli şartlar mukabilinde kullanan bir “kamu görevlisi” konumuna indirgenmiştir. Devlet, kendi varlığını idame ettirecek malî kaynağı devşirmek için Imperium (hükmetme) yetkisini bir kaldıraç olarak kullanmış ve gâzinin elindeki dominium (mülkiyet) hakkını ele geçirmiştir. Artık gâzi, kılıcıyla açtığı toprağın üzerinde bir tür vergi emanetçisidir.

Modernleşme ve Tanzimat sonrası süreçle birlikte bu gasp hamlesi nihai ve en acımasız mertebesine ulaşır. Modern devlet, kendisini yegâne hukuk kaynağı, mutlak kural koyucu ve ülkenin nihai maliki olarak kurgular. Bu kurgu kuşkusuz Batı’dan devşirilmiştir ve Türkiye’de birkaç yüzyıldır tartışıp durduğumuz “Batılılaşma” mefhumunun özü bu noktada saklıdır. Gâzilerin i’lâ-yı kelimetullah davasıyla vatan kıldığı topraklar, artık bürokratik mekanizmaların, tahrir defterlerinin, tapu sicillerinin ve istatistiklerin rakamlarına hapsedilir.

Modern çağda devlet, Imperium hakkını gâzilerin elinden zorla değil, hukukî kılıflar ve teknik terimlerle gasp eder. “Kamu yararı”, “hazine arazisi” veya “devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerler” gibi mefhumlar, aslında gâzinin o kurucu ve otonom iradesinin mezar taşlarıdır. Devlet, RadicalTitle’ı (kök mülkiyeti) tamamen kendi tekeline alarak, gazâ kültürünü kendi mülkü üzerinde dahi “geçici bir kiracı” konumuna mahkûm etmiştir. Bu süreçte vatan, bir “nizam ve namus” mekânı, bir gazâ yurdu olmaktan çıkıp; vergi toplama kapasitesi ve kabiliyetine tabi olan bir “gayrimenkul” yığınına dönüşmüştür.

Gazâ; devleti doğuran ana rahmidir, fakat devlet palazlandıkça ve “Leviathan”laştıkça bu ana rahmini parçalayarak dışarı çıkar ve kendi kaynağını inkar eder. Bugün modern devletin sahip olduğu sarsılmaz mülkiyet hakkı ve her şeye kadir hükümranlık kudreti, aslında gâzilerin elinden devlet adına koparılmış bir haktır. Gâzi, modernite tarafından ya disiplin altına alınmış bir nefer ya da vergisini ödeyen itaatkâr bir vatandaş olarak yeniden inşa edilmiş; kurucu, otonom ve mülkiyet sahibi ruhu ise tarihin tozlu raflarına, romantik birer destan olarak kaldırılmıştır.

Şayet bugün toplumsal nizamda bir çözülme, vatan algısında bir aşınma ve namus mefhumunda bir daralma hissediliyorsa, bunun sebebi toprağın üzerindeki canlı ve kurucu ruhun (Nomos), yerini devletin bürokratik mülkiyet rejimine bırakmış olmasıdır. Devlet, Radical Title‘ı gâzidengasp ederken aslında kendi meşruiyetinin en hayati, en organik damarını da kurutmuştur. Kurucu iradesini (gâzisini) kaybeden bir devlet, aynı zamanda nomos’unu da kaybetmiştir. Bu sebeple Batılılaşma mefhumunu basit bir sarık yerine şapka takma eylemi olarak düşünmekten ziyade, kurucu hukukun değişmesi olarak algılamak isabetli olacaktır.

Bugün sonu geldiği herkesçe zikredilen küresel demokrasi çağının insanlığa önerisi; ancak oy ve vergi verip yol, su, elektrik hizmeti alan ve yasalara uyan uysal vatandaş olmaktı. Vahşilikten evla görünen bu model çökerken, vahşiliğin tekrar ikâme edilmesi tehlikesi bulunmakta. Bardağın dolu tarafına değil boş tarafına odaklanmayı düstur edinerek, vahşilik yerine bari uysal vatandaş olalım, görüşü yerine, köklere; hukukî nizamın aslî kurucu unsuruna; gazâ kültürüne dönmeyi teklif etmek, yankı bulup bulmasa da üzerimizde sorumluluğunu hissetmemiz gereken Türk teklifidir. Bu teklifin birinci basamağı; birbirimize karşı “sen olmazsan ben olmam.” nazarıyla bakan Türklerin nefes alıp vermesidir. Allah, içkiyi ve kumarı yasaklarken; ciğerlerimizin sağlığından ya da cüzdanlarımızın doluluğundan değil; bu yollarla şeytanın Müslümanların arasında düşmanlık tohumları ekmek istediğinden söz eder. “Sen olmazsan ben olmam.” anlayışı; aramızdaki kardeşlik bağının ve bir millet olma bilincinin ifadesidir.

Related posts

TÜRK MODASI MI MODA TÜRK’Ü MÜ | Semih Samyürek

Ruhsatsız
8 ay ago

“GEREKLİ” ŞİİR SORUŞTURMASI (I) | Kadir Tepe

Ruhsatsız
9 ay ago

TÜRK SINIFI EZBERİ | Semih Samyürek

Ruhsatsız
7 ay ago
Exit mobile version