Hegemonya kavramının en kapsamlı tarifi şudur: Hâkim sınıfın dünya görüşünün yaygınlaştırılması yoluyla halklarda rıza doğurmak. Tarih sahasında, merkeze Batı’yı koyan ve dünyayı Batı merkezli okuyan anlayış, insanların kendilik bilgilerini de bu pozisyon alışa göre üretir. Yani bir ferdin veya cemiyetin; “Ben kimim, hangi maziye yaslanıyorum ve istikametim neresidir?” suallerine verdiği o kurucu cevaptan bahsediyorum. Oysa ürettikleri bilginin temelinde derin bir “merkezsizlik” yatar.
Merkezsizlik; hayatın belalarına karşı bir arada durmakla ayakta kalan “cemiyet” şuurundaki insanların yerine, dünyada işleyen sisteme ve güçlüye dayanarak ayakta kalabilen “bireylerin” ikame edilmesidir. Merkezsizlik; insanların düşünce ve tavırlarının merkezinden kendi toplumlarının çıkarılması demektir. Oluşan boşluk, hegemonya tarafından Batı merkezli düşünme ve tavır ile doldurulur.
Merkezsizliğin inşasındaki temel dayanak noktası Kopernik Devrimi’dir. Bu hadise, insanların kâinatı ve kendilerini idrak ediş biçimini kökten değiştirmiştir. Kopernik Devrimi denen şey, dünya merkezli düşünmekten vazgeçmek demekti. Kozmolojik bir teori, hegemonya aracılığıyla politik bir itaat mekanizmasına dönüştürülmüştür.
Kopernik Devrimi, sâdece kâinat tasavvurumuzu değiştirmekle kalmamış, insanın varlık âlemindeki imtiyazlı konumunu da sarsmıştır. Bu yeni anlayış, beşeriyete zımnen şunu telkin eder: “Sizler kâinatın merkezinde değilsiniz; tesadüflerin savurduğu, ihmal edilebilir fanilersiniz.” Dünya nasıl evrenin odağında değilse, insan da hakikatin odağında değildir. Bu kabul, insanı ulvî gayelerden ve metafizik bir dayanaktan mahrum bırakarak şu neticeye sürükler: Madem ki öteye dair bir hakikat ve hesap yok, madem ki varlık deryası içinde tüm insanlar sıradan ve tesadüfî birer canlıdır, o hâlde “biyolojik bir teferruat” olarak her insan hukukî olarak eşit olmalıdır; çünkü insan tesadüfilik ve biyoloji bakımından eşitse imtiyaz yoktur. Merkez yoksa çevre yoktur. Merkez yoksa imtiyaz yoktur. İmtiyaz yoksa, misalen zımmiler ve zımmilik de yoktur.
Bu denklemde insanın konumu bellidir artık: Verimliliği artırılması gereken bir dolap beygiri. Tıpkı Antik Yunan dünyasında şarap ve geometrinin; insanın budanması için elzem olan —biri Dionisos, diğeri Apollon’u temsilen— tekâmül ettirici iki temel unsur olarak kurgulanması gibi, modern çağ da eskiye nazaran dolap beygirinin verimliliğini artıracak çok daha spesifik yollar bulmuştur: Zorunlu eğitim, temel sağlık hizmetleri ve eğlence kültürü çerçevesinde moda.
Antik Yunan, “doğaya uyum” yasası gereğince, nasıl ki zeytin ağacı budandığında verimliliği artıyorsa insanın da o şekilde budanması gerektiğini düşünmüştür. Onlar bu düşünceye saf gözlem yoluyla ulaşmışlardı. İnşa ettikleri kozmoloji de buna uygundu. İnsan, kâinatın ve doğanın bir parçasıydı; doğanın yasalarına uyumlu yaşarsa mutluluğu (eudaimonia) da tekâmülü (arete) de artardı. Modern çağ ise tekâmülün yerine verimliliği ikame etti. İşte Aydınlanma denilen çağda Antik Yunan’ın keşfinin aslı budur: Antik Yunan’ın doğaya uyum gibi saf gözleme ve safiyane duygulara dayanan öğretisini çalmak ve baş aşağı çevirmek suretiyle insanı bir dolap beygirine indirgemek. İnsanın eşref-i mahlûkat oluşundan dolap beygiri derekesine düşürülmesi.
Merkez kelimesi Arapça rkz kökünden gelmekte olup, yoğunlaşılan yer demektir. Merkez, odak noktasıdır. Bir şeyin merkezi, o şeyi ayakta tutan esas unsurdur. Bir otağın merkezi direğidir; çadırın bezi ise çevresidir. Direk yıkılırsa çadır da yerle yeksan olur. Bir şeyin merkezi yoksa çevresi de yoktur. Merkezi ve çevresi olmayan bir şeyin orta, kenar, ön, arka, üst, alt, yan gibi hiçbir cihetinden de hâliyle söz edilemez. Meşhur matematikçi Blaise Pascal’ı korkutan sonsuz uzayın ebedî sessizliğinde yönler yoktur; zira merkez yoktur. Merkezi olmayan bir kâinatta insan da kozmik bir kazaya, tesadüfî bir biyolojik türeve pekâlâ indirgenebilir.
Özgürlük, kişinin özünün gür olmasıyla alakalıdır. Kişinin özünün gür olması ise beslendiği kaynak ile kaimdir. Bu kaynakların başında insanın ruhunu besleyen iki unsur gelir: Sanat ve din. Dilimizdeki bir diğer kelime olan “serbest” ise “ser” ve “best” kelimelerinden müteşekkildir; başı bağlı demektir. Batı dillerindeki “liberty” ve “freedom” kelimeleri ise bağsızlık, hiçbir kayıt altına girmemek manasına gelir. Batı’da özgürlük bağsız olmak demekken, Türkler için hür olmanın şartı “bağlı” olmaktır. Bu bağ; töreye, Allah’a, hakikate sadakattir. Kâinatta başıboş, istikametsiz bir insanın hür olması Türk irfanına göre imkânsızdır.
Kâinatın merkezindeki yerini yitiren insan, kaçınılmaz olarak kendi derunundaki merkezi de kaybetmiştir. Artık insan olmanın mihverinde ruh ve onun beslenmesi değil, hazların doyurulması vardır. Hazlar; ruhun dizginlemesi gereken bir imtihan vesilesi olmaktan çıkmış, modern iktisat tarafından sürekli kışkırtılan bir havuca dönüşmüştür. Modern devletin merkezîleşme hamlesi ile insanın kâinattan kovulması arasındaki eş zamanlılık dikkate şayandır. Hülasa; bu merkezsizlik karşısında, tarihin en küçük insanı ile karşı karşıyayız.
Hem merkezî konumunu hem kendi merkezini yitiren bu “küçük insan”, etrafındaki koruyucu zırhı da kaybetmiştir. Zira kadim tasavvurumuzda hayat; merkezdeki insan ruhundan başlayıp halka halka genişleyerek, tekilden çoğula, aileden cemiyete doğru bir intizam içinde tüm mevcudatı kuşatırdı. Modern çağ, bu halkaları parçalamak suretiyle var olmuştur. Kopan bu bağların yerini, sermaye ile kurulan mecburî ilişki almıştır. İnsanlar, emek güçlerini kiralamak suretiyle organik olarak sermayeye bağlanmışlardır. Artık işçi ile işçi arasında bulunmayan organik bağ, işçi ile sermayedar arasındadır.
Tam bu noktada hegemonyanın iki boyutu devreye girer: Birincisi “Burjuva–Proletarya”, ikincisi “Merkez Ülke–Çevre Ülke” ikilemidir. Bu iki boyut birbirinden ayrı değil, bilakis organik bir bağ ile birbirine kenetlenmiştir. Misalen bir çevre ülkenin (Arjantin gibi) burjuvası, merkez ülkedeki burjuvaya göbekten bağlıdır. Onunla ticaret yapması, ondan sermaye ve hammadde temin etmesi kendi bekası için kaçınılmazdır. Aralarındaki bu irtibat kendiliğinden, tabii ve menfaate dayalıdır; yani organiktir. Fakat aynı “organiklik” işçiler arasında mevcut değildir.
Sermaye sahipleri “kâr” ortak paydasında derhâl anlaşabilirken, işçilerin bir araya gelmesi çetin mücadeleler ve “siyaset” gerektirir. Kapitalizm tarihi boyunca patronların işçilerden hep daha örgütlü olmasının sırrı işte bu organik bağda gizlidir. Tek bir fabrikanın içinde dahi işçiler arasında organik bir bağ yoktur. Bir üretim birimindeki işçinin yeri kolaylıkla dışarıdan bir işçiyle ikame edilebilir. Organik bağları kopartılan insanlar, hegemonya tarafından kendilerini sömüren sınıfların dünya görüşlerine bağlanırlar. Aynı durum, Türkiye’deki Türk sınıfı ile gayrimüslim sınıflar arasında da mevcuttur. Türkler arasındaki organik bağlar yıpratıldıkça, Türkiye’yi yok etmek isteyen insanların yararına olan fikirler hegemonya tarafından Türklere empoze edilir.
Sömürü çarkının temelinde üretim nizamı yatar. Eskiden üretim, münhasıran ihtiyaca binaen yapıldığı için üretim vasıtalarının sahibi de bizzat üretenlerdi. Kârı azamîleştirmeyi gaye edinen kapitalist nizamda ise üretenlerin o vasıtalara malik olması imkânsızdır. Zira üretim araçları artık tek bir şahsın sevk ve idare edebileceği sınırların çok ötesine, devasa boyutlara ulaşmıştır. Üretim vasıtalarını devletleştirdiği hâlde “ihtiyaç merkezli” üretime dönmeyen Marksist modellerde de, organik bağların kopması sonucu insanın kendi emeğine karşı yaşadığı “yabancılaşma” engellenemez. Çünkü asıl mesele mülkiyetin kimde olduğu değil, aletin ve üretim araçlarının insanın kontrol edebileceği ölçüleri aşmış olmasıdır. Zira kapitalizmden evvel de özel mülkiyet vardı. Üretim araçlarının insan kontrolünü aşan boyutları küçültülmediği ve üretimin ihtiyaca binaen yapılamadığı her denklemde halka huzur veren bir nizam değil, ekseriyetle bürokrasi istibdadı doğar. Kapitalist nizamdan evvel biz Türkler, ortalama ve ideal kol boyunu ölçü alarak arşın üzerinden ölçüm yapardık. Bugün ise üretim araçlarının insanın kontrol edebileceği boyutları aşmasına neden olan, insan merkezli olmayan ölçüm araçlarını kullanıyoruz.
İnsanı küçülterek onu devasa çarkların arasında bir teferruata indirgeyen köhnemiş modernizmin ve kapitalizmin zehrine karşı yegâne panzehir; üretimi yeniden “ihtiyaç” eksenine oturtmak, üretim araçlarını insana hükmeden boyutlardan insanın kontrol edebileceği boyutlara çekmek ve insanın merkeze alındığı ölçüm araçlarına dönmektir. Yani insanı tekrar merkeze alarak onun eşref-i mahlûkat konumunu ona iade etmektir. İhtiyaca göre üretim; iktisadî katılımı tabana yayar, usta–çırak münasebetini canlandırır ve “serbest” (başı bağlı, sorumlu) üreticiler yetiştirir. Fakat burada en çetin mesele şudur: İnsanın hakiki ihtiyaçlarını tespit etmek. Zira modern hayat, insanın fıtrî ihtiyaçlarını değil; kurulu düzenin çarklarının dönmesi için elzem olan unsurları “ihtiyaç” diye dayatmaktadır. Hegemonyanın en kritik başarısı buradadır: İnsanlara, düzenin bekası için gerekli olan şeyler (moda, lüks, israf), sanki kendi şahsî arzularıymış gibi süslü ambalajlarla cilalanarak sunulur. Hakiki özgürlük, işte bu sahte ihtiyaçların reddi ve insanın kendi merkezine rücu etmesiyle başlayacaktır.
