Subscribe Now

* You will receive the latest news and updates on your favorite celebrities!

Trending News

Ruhsatsız

DÜNYANIN MERKEZİNE YOLCULUK | Semih Samyürek
Deneme

DÜNYANIN MERKEZİNE YOLCULUK | Semih Samyürek 

 

Allah, müşriklerin dinlerini ayırıp öbek öbek olduklarını söyler. Fakat hemen akabinde, başlarına bir bela geldiği vakit her şeyden geçerek Rablerine yalvarıp dua ettiklerini ekler. Elmalılı Hamdi Yazır, tam bu noktada Çanakkale, Sakarya ve Afyon muharebelerinde biz Türklerin de tam olarak böyle olduğunu söyler. Acı bir hakikate parmak basar. Ayetlerin devamında ise, başlarına gelen bela karşısında her şeyden geçerek Rablerine sığınan insanların, kendilerine bir rahmet tattırıldığı zaman tornistan ederek eski öbek öbek hâllerine döndükleri ifade edilir.

Kur’ân-ı Kerîm’in ayetlerini hayatla yüzleştirmekten büyük bir zevk duyarım. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır da benimle aynı meşrep olacak ki, Rum Suresi tefsirinde İstiklâl Harbimizin çetin günlerinde yaşadıklarımızı ayetlerle doğrudan bağdaştırır. Aradan bir asır geçmiştir. Değişen bir şey yoktur. Dinlerini öbek öbek ayıran Türkler, keyiflerine hoş gelene veya gözlerinin korktuğuna prestij etmekte sakınca görmemektedir.

Eleştiri bir yana, biz Türklerin bugün başlarına gelen belalardan nasıl kurtulabileceğine dair bir ipucunu da burada elde etmiş oluyoruz. Dinlerimizi öbek öbek ayırmak yerine topluca Allah’ın ipine sarılırsak, belki yine Çanakkale, Sakarya ve Afyon’daki gibi paçayı kurtarabiliriz. Çünkü biliyoruz ki devlet erkânı yine kendi yollarında yürürken, iş başa düştüğünde topun altına girecek olan biz olacağız.

Bunu yapabilmemiz için ayette ifade buyurulan “dinlerini öbek öbek ayırmak” tabirinin ne demek olduğunu anlamamız gerekir. Allah’ın tarifi, din kelimesinin düzen kelimesiyle olan bağını ortaya koyar. Nitekim öbek öbek ayrılan müşrikler, dinin içinden işlerine gelen bir kısmı alarak, almadıkları kısımları Allah’ın hükümlerinin dışındaki hükümlerle doldururlar.

Sahip olduğunuz eve, arsaya ya da tarlaya sarı çizmeli bir Mehmet Ağa gelse ve “ortağım” dese ne hissedersiniz, ne yaparsınız? Fâni bir kulun mülküne dahi ortak olunamazken, Allah’ın mülküne kim, nasıl ortak olabilir? İşte bu akıl yürütme ve misal üzerinden, Allah’a ortak koşanların hevalarına uydukları ve bu işi ilimsiz yaptıkları ifade buyurulmaktadır. Buradaki “ilimsiz” vurgusunun önemine dikkatinizi çekerim. Ayet, Allah’ın mülküne ortak çıkanların bunu ilimsiz bir şekilde yaptığını bildirir. Demek ki müşrik olmamak, yani dinlerimizi öbek öbek ayırmamak için ilme ihtiyacımız vardır. Hanefî, Şafiî, Malikî ya da Hanbelî olması fark etmez; Müslümanların birlikte yaşayabilme imkânlarının bulunduğunu, ayrılıkların ise hep ilim dışı sebeplerle vuku bulduğunu görmemiz gerekir.

Müslümanlar, ne miktarda kanın abdesti bozacağı meselesi üzerinden mi ayrışıyor, yoksa siyaset yüzünden mi? Türkiye’de Hanefîler ile Şafiîler arasında bu mesele sebebiyle savaşlar çıktığını duyan ya da gören var mı? Demek ki ilim, ayette buyurulduğu gibi bizi ayırmaz, birleştirir. Bizi ayıran ise müşrikliğe meyledişimizdir; ilimsizliktir; keyfimize hoş gelene ya da gözümüzün korktuğuna prestij etmemizdir. İkinci çözüm süreciyle ilgili aşırı derecede kapalı olan bu misali bir kenara bırakarak devam edelim.

Müşrikliği genellikle puta tapmakla eş tutarız. Putların konuşmadığını, fikir üretmediğini hepimiz biliriz; fakat gözden kaçırdığımız bir nokta vardır: Müşriklerin hayatlarını dizayn ettikleri fikirleri putlar telkin etmiyorsa, kim telkin etmektedir? Demek ki “şu şöyle yapılacak, bu böyle olacak” şeklindeki fikirler, putlara atfediliyor olsa da birtakım insanlar tarafından icat edilmektedir. Dinlerini, yani düzenlerini, öbek öbek ayıran insanlar ayrılık çizgilerini ilme göre değil, hevalarına göre belirlerler. Bu insanlar, Allah’ın emir ve yasakları dışında belirledikleri düzenlerini en üstün düzen olarak görür ve bununla böbürlenirler. İşte bu böbürlenme noktası, insanların öbek öbek ayrılışına zemin hazırlar. Anlayışlı olmanın ve merhametli olmanın yerini kıskançlıklar ve tahammülsüzlükler alır.

Yukarıda Elmalılı Hamdi Yazır’ın verdiği misal gibi bir misali ben de vermek isterim. Hristiyan takvimine göre 1176 yılında yaşanan Miryokefalon Savaşı’nda Türkler ile Bizans karşı karşıya gelir. Türk zaferinin ardından bir anlaşma yapılır ve Bizans ordusundan kalanlar dönüş yoluna geçer. Bu sırada Türkmenler, bölük bölük Konstantin’e dönmekte olan gavura karşı sürekli gaza eder, vur-kaç taktikleri uygular ve ganimet toplar. Küçük ve hızlı birlikler hâlinde örgütlenen bu Müslümanlar, en sonunda İmparator I. Manuel’i bezdirir. İmparator da Türk Sultanı II. Kılıç Arslan’a durumu iletir ve anlaşmayı bozmamasını ister. II. Kılıç Arslan’ın cevabının bugüne çok şey söylediği kanaatindeyim: “Türkmenler bana bağlı değil ki…”

İşte Kuvâ-yi Milliye budur. Mondros Ateşkes Anlaşması’nın akabinde gavura karşı gazaya başlayan Türkler de sorulduklarında “Biz İstanbul’a bağlı değiliz” diyorlardı. Kapıkulu olmayan Türklerin, mübalağasız bin senedir aynı işi yaptığını görüyoruz. Millî menfaatlerin ucunu buradan yakalayabiliriz. Tam da Elmalılı Hamdi Yazır’ın tespit ettiği gibi.

Peki Türklerin millî menfaatleri nelerdir? Bu soruyu sormamız dahi millî menfaatlerimizin kaybolduğunu gösterir. İnsan “Su içmeli miyim?” diye sormadığı gibi, bir millet de dönüp “Menfaatlerim nedir?” diye sormaz. Bu soru ortaya çıkıyorsa, o hâlde millet olabilmenin mütemmim cüzlerinden biri ortadan kaybolmuş demektir.

Bir başka misali Fransa topraklarından verelim. Roma, o gün Galya denilen Fransa topraklarını Sezar zamanında ilhak eder. Galya’da yaşayanların, yani Gallilerin, hızlı bir Romalılaşma sürecine girdiği bilinir. 19. yüzyılda yaşamış Fransız bir tarihçinin Romalılaşan Galli insanlar için söylediği şu söz, bugün hâlâ geçerliliğini korumaktadır: “Onlar için Romalı olmak, yabancı bir efendiye itaat etmekten ziyade, insanlığın bildiği en münevver ve asil tavırlara, sanatlara, çalışmalara ve zevklere iştirak etmek manasına geliyordu.”

Avrupalıların gözünde Galli insanlar şanslıydı; zira medeniyete iştirak konusunda her ırk aynı şansa sahip değildi. Nitekim “barbar Türkler”, medeniyete Galli insanlardan yaklaşık iki bin yıl sonra adım atmaya başlamıştı. Hatta 21. yüzyılda hâlâ medeniyete iştirak etmemiş ırklar bulunduğu iddia edilmektedir. Bu cümleler bazı okurları rahatsız edebilir. Ancak Avrupalılar, Roma’nın sahip olduğu yüksek kültürün ve medeniyetin varisi olarak kendilerini görür ve kültürel değerlerinin mutlak üstünlüğüne inanırlar. İşin kötüsü, Galli insanlar da buna inanmış yahut inandırılmıştır. Bu sebeple insanlığın bildiği en asil kültürün Roma kültürü olduğunu düşünmüş ve ona intibak etmek için büyük bir heves duymuşlardır.

Burada biz Türklerin karşısına hayati bir soru çıkmaktadır: Biz de Galli insanlar gibi Roma kültürüne entegre mi olmalıyız, yoksa kendi kültürümüzü yükseltmek için mi çabalamalıyız? Türkiye’de üçüncü bir seçenek yoktur. Nasreddin Hoca misali, ayağımızı bastığımız toprakların dünyanın merkezi olduğunu idrak edebilecek bir şuura sahip olmalıyız. Dünyanın merkezi burasıysa, dünyanın en iyi şiirleri de burada yazılmalıdır. Çünkü dünyanın en büyük şairleri buradadır.

Related posts

Bir yanıt yazın

Required fields are marked *