Hakikat ve İktidar Arasında: Oidipus’tan Modern İnsana
Kral Oidipus, Sophokles’in en çarpıcı eserlerinden biri olarak yalnızca bir trajedi değil, aynı zamanda insanın hakikatle ve iktidarla kurduğu ilişkinin derin bir sorgulamasıdır. Thebai kralı Oidipus, şehri kasıp kavuran veba felaketini sona erdirmek için eski kral Laios’un katilini ararken, aslında kendi kaderinin izini sürmektedir. Araştırma ilerledikçe ortaya çıkan gerçek, insan aklının ve iradesinin sınırlarını zorlayan bir trajediye dönüşür: Oidipus, babasını öldürmüş ve annesiyle evlenmiştir. Kaderden kaçmaya çalışırken, onu bizzat gerçekleştirmiştir.
Bu trajedinin en kritik kırılma noktalarından biri “çoban” figüründe somutlaşır. Kehanet üzerine oğlu tarafından öldürüleceğini öğrenen Laios, bebeği öldürtmek üzere bir çobana teslim eder. Ancak çoban merhamet eder ve çocuğu öldürmez; onu başka bir çobana vererek Korinthos’a gönderir. Oidipus’un hayatta kalmasını sağlayan bu merhamet, aynı zamanda trajedinin gerçekleşmesinin de önünü açar. Böylece basit bir eylem, kaderin kaçınılmazlığıyla birleşerek tarihsel bir trajediye dönüşür.
Tam da bu noktada temel bir soru belirir: Laios’u kim öldürmüştür? Oidipus mu, çoban mı, yoksa kaderin kendisi mi? Belki de bu sorunun yanıtı, insanın özgürlüğü ile hakikat arasındaki gerilimde saklıdır. İnsan özgür müdür, yoksa hakikat karşısında edilgen bir varlık mıdır? Hakikat boyun eğilmesi gereken mutlak bir nesnellik midir? Eğer öyleyse, ona boyun eğen insan gerçekten özgür olabilir mi?
Oidipus anlatısında çoban, hakikati bilen fakat iktidarsız olan figürü temsil eder. Gerçeği dile getirmeye çalışır, ancak sesi duyulmaz. Bu nedenle çoban “iktidarsız hakikat”tir. Oidipus ise başlangıçta iktidarın kendisidir; güçlüdür, hükmedendir, fakat hakikatten yoksundur. Ancak hakikati öğrendiğinde bir tercihle karşı karşıya kalır: Ya gerçeği inkâr ederek iktidarını sürdürecek ya da hakikati kabul ederek her şeyini kaybedecektir. Oidipus ikinci yolu seçer. Hakikati gizlemez, onu kabul eder, bedelini öder ve iktidarını terk eder. Böylece o da “hakikatsiz iktidar”dan “hakikati pahasına kendini yok eden insan”a dönüşür.
Burada asıl soru şudur: İnsan, kendisini yok edecek bir hakikati bilmek ister mi? Oidipus’un cevabı evettir. Ancak tarihsel gerçeklik bize herkesin bu cesareti göstermediğini düşündürür. Çoğu zaman hakikat ile iktidar arasında bir çatışma doğar ve bu çatışmada genellikle kazanan iktidar olur. Hakikat ya bastırılır ya da dönüştürülerek araçsallaştırılır.Erişilmez olan hakikat iktidar tarafından iktidar lehine kullanılır. Burada büyük bir yan çizme ve kandırma vardır.
İnsan, hakikate ulaşma arzusunu taşır; ancak bu arzu çoğu zaman içsel dürtüler ve dışsal iktidar ilişkileri tarafından saptırılır. İnsan, haz, güç ve iktidar isteği doğrultusunda hakikati kendi çıkarlarına göre biçimlendirir. Böylece hakikat, saf bir arayış olmaktan çıkar, bir tahakküm aracına dönüşür. Bu noktada hakikat artık hakikat değildir; ideolojidir. İdeolojinin olduğu yerde ise özgür insan değil, yönlendirilen kitleler, itaat eden askerler, cesetler vardır.
Bu durum yalnızca modern dünyaya özgü değildir. Antik Yunan’da akıl, Orta Çağ’da din, modern çağda ise bilim hakikatin temsilcisi olarak ortaya çıkmış; fakat her biri belirli dönemlerde iktidar ilişkileriyle iç içe geçerek araçsallaşmış, insanı içte arzularının dışta iktidarın esiri yapmıştır. Immanuel Kant bu tehlikeyi erken fark etmiş ve aklın sınırlarını çizerek hakikatin bütünüyle kavranamayacağını göstermiştir. Ona göre insan, yalnızca fenomenler dünyasını bilebilir; hakikatin kendisi (numen) ise doğrudan erişilemezdir. İnsan ise içte arzularına dışta da iktidarın verdiği güce aldanıp saf arayıştan ve hakikatten yan çizerek esaretten esarete sürüklenmiştir.
Modern dönemin şafağında René Descartes’ın cogito’su ve Francis Bacon’ın “bilgi güçtür” anlayışıyla birlikte bilgi, giderek iktidarın bir aracı haline gelmiştir. Sanayi devrimi sonrası bu durum daha da belirginleşmiş; hakikat, siyasi ve ekonomik güçlerin hizmetine girmiştir. Artık bir “hakikat siyaseti”nden söz etmek mümkündür. Bu siyasette hakikat, çoğu zaman karartılmış, gölgelenmiş ve yeniden üretilmiştir.
Tekrar edelim ki, bu noktada insanın önünde iki temel engel belirir: içsel arzular ve dışsal iktidar. Hakikate ulaşmak isteyen insan, bu iki tahakkümü aşmak zorundadır. Ancak bu, arzuları bastırmak ya da tamamen serbest bırakmak anlamına gelmez. Asıl mesele, onları aşabilmektir. İnsan ne yalnızca içgüdülerinden ibarettir ne de tamamen dışsal güçlerin ürünü. İnsan, sürekli oluş halinde olan bir varlıktır.
Hakikat bu bağlamda indirgenebilir bir nesne değildir; ona sahip olunmaz, ona doğru gidilir. Ahlak, sanat, şiir ve bilinç bu yolculuğun araçlarıdır. Ancak hakikati sahiplenme iddiası, çoğu zaman iktidarın en tehlikeli biçimini doğurur. Tarih boyunca hakikati temsil ettiğini iddia eden güçler, insanları statikleştirmiş, onları kendi düzenlerinin parçası haline getirmiştir.
Bu yüzden asıl mesele, öznenin oluşturulması değil, öznenin kendi kendini oluşturmasıdır. İnsan, hem kendi içindeki heva ve heveslere hem de dış dünyadaki iktidar dayatmalarına karşı mücadele etmek zorundadır. Bu mücadele, yalnızca bireysel bir arayış değil, aynı zamanda varoluşsal bir zorunluluktur. Bu zorunluluk tarihin başından beri insan olmayı ve kalmayı başaranların vazifesidir.
Oidipus’un trajedisi bu açıdan yalnızca bir mit değil, insanlık durumunun özlü bir anlatımıdır. Hakikat ile iktidar arasındaki gerilim, antik çağdan modern dünyaya kadar değişmeden varlığını sürdürmüştür. İktidar Modern dünyada çok daha genel bir tasalluta yeltenmiştir. İktidar hakikate bilimle ulaşıyoruz varsayımından hareketle insanlara nesnellik dayatmıştır. Hakikat arzusu soyutlanmak, dışlanmak vs. gibi tehlikelerle çevrelenmiştir.
Oidipus örneğinde görüldüğü gibi insan, çoğu zaman arzularının ve iktidar istencinin peşinden giderken hakikati ıskalar; hatta ondan kaçar. Babasını öldürmesi ve annesiyle evlenmesi yalnızca kaderin ironisi değil, aynı zamanda insanın kendi iç karanlığıyla kurduğu ilişkinin trajik bir sonucudur. Ancak hakikat açığa çıktığında, Oidipus’un her şeyden vazgeçmesi şunu gösterir: Hakikat, insanın hem içteki hem de dıştaki arzularıyla çoğu zaman uzlaşmaz, onlarla çatışır.
Bu çatışma, tarih boyunca iktidarın en kritik manevralarından birini doğurmuştur: Hakikati ele geçirmek ve onu dayatmak. Böylece hakikat, saf ve bireysel bir tecrübe olmaktan çıkarılıp ideolojik bir aygıta dönüştürülmüştür. Artık hakikat, iktidarların kanlı dişleri arasında bir meze haline gelir. Tarih, bu anlamda yalnızca olayların kronolojisi değil; insanın ele geçirilmesinin, yönlendirilmesinin ve kontrol altına alınmasının hikâyesidir.
Ne var ki hakikati bilmek de tek başına yeterli değildir. Oidipus anlatısındaki çoban hakikati bilmesine rağmen onu kabul ettiremez. Bu durum, hakikatin nesnel bir veri gibi aktarılabilir olmadığını, herkesin onu kendi varoluşunda, kendi kırılma anlarında deneyimlemesi gerektiğini gösterir. Dolayısıyla insanın bu noktada pasif bir kabullenişe değil, aktif bir şüpheye ve yer yer yıkıcı bir nihilizme açık olması gerekir. Çünkü hazır sunulan her “hakikat”, çoğu zaman iktidarın süzgecinden geçmiş bir inşadır.
Tarih boyunca iktidarlar, araçsallaştırdıkları bu hakikat üzerinden kendilerine sadık kitleler, adeta “hakikat askerleri” üretmişlerdir. Bugün de bu durum değişmiş değildir; aksine daha rafine ve daha geniş bir “nesnellik” dayatması söz konusudur. Hakikat, bilimsel, ideolojik ya da kültürel kılıflar içinde yeniden üretilerek topluma sunulur.
Bu noktada insan ne yapmalıdır?
İnsanın yönelmesi gereken şey, dayatılmış hakikatler değil, doğrudan hakikatin kendisidir. Bu bağlamda “hanif” bir yöneliş, yani aracıları reddeden, saf ve doğrudan bir hakikat arayışı öne çıkar. İnsan acelecidir; kolayca sapar ve çoğu zaman hakikatin üzerini örter. Zaten “küfür” kelimesinin köken anlamı da örtmektir: hakikatin üzerini örtmek.
Hakikat, bilgiyle ele geçirilip başkalarına dayatılacak bir nesne değildir. Modern süreçte önce arzular akılla uzlaştırılmış, ardından bastırılmış, en sonunda ise serbest bırakılarak özgürlük kavramı nefsani bir düzeye indirgenmiştir. Bu dönüşümlerin ortak amacı ise değişmez: iktidarı elde tutmak ve sürdürmek. Çünkü insanın hakikatle doğrudan temas kurması, iktidarın çözülmesi anlamına gelir.
Daha sonra iktidar mekanizmaları daha da incelmiş ve derinleşmiştir. Artık iktidar, tahakkümü doğrudan kurmak yerine aygıtlar aracılığıyla işletir. Bu noktada Michael Foucault’nun işaret ettiği gibi, en güçlü aygıtlardan biri bilgidir. Bilgiyi üret, onu hakikat olarak sun ve bu “hakikat” etrafında bir toplum inşa et. Böylece tahakküm, doğrudan zorla değil, toplumun kendi iç dinamikleriyle sağlanır. Toplumsal denetim, bireyin üzerinde görünmez ama sürekli bir baskı kurar.
Hakikatin devletleştirilmesi, toplumsallaştırılması ve denetime açılmasıyla birlikte gözetleme, disiplin ve ıslah mekanizmaları toplumsal yaşamı belirler hale gelir. Artık birey, yalnızca iktidar tarafından değil, toplumun kendisi tarafından da sürekli izlenir, değerlendirilir ve yönlendirilir. Bu durumda iktidar, tek bir merkezden değil, her yerden ve herkes aracılığıyla işler.
Sonuç olarak insan, kendisine sunulan hakikatleri sorgulamak, onları parçalamak ve kendi varoluşunda yeniden kurmak zorundadır. Çünkü hakikat, ne iktidarın elinde ne de kalabalıkların onayında bulunur; hakikat, insanın onu göze aldığı ölçüde ortaya çıkar.
İsmet Özel’in şu mısralarıyla bitirelim:
“Boşa çıksın reislerin, kahinlerin, şairlerin kuvveti
Güler yüzlü olmak neydi onu hatırlayın
Neydi söğüt gölgesinde gülümsemek
Ağız dolusu gülmeden taşlıkta…”
Hakikat ve İktidar Arasında: Entelektüel
Oidipus meselesi, hakikat ile iktidar arasındaki gerilimi açığa çıkaran güçlü bir örnek sunar. Oidipus, hakikati ararken iktidarını kaybeder; hakikat ortaya çıktığında ise artık hükmettiği hiçbir alan kalmaz. Böylece “hakikatsiz iktidar” ile “iktidarsız hakikat” arasındaki o keskin ayrım görünür hale gelir. Bu çerçevede bugünün entelektüel meselesine baktığımızda benzer bir yarılmanın Türkiye’de de yaşandığını söylemek mümkün görünüyor.
Sabri Ülgener’e göre Türkiye entelektüeli, ikbali uğruna devlete yaslanan bir “müdahane virtüözünden ibarettir.” Entelektüel, kitleyi millet yapacak şahsiyet sahibi bir sınıfın temsilcisi olması gerekirken, halka musallat olan bir şaklabana dönüşür. Bu tespit, entelektüelin hakikatle kurması gereken ilişkiyi kaybettiğini ve iktidarın bir uzantısı haline geldiğini ima eder.
Şerif Mardin ise daha radikal bir yerden konuşur ve Türkiye’de entelektüelin olmadığını savunur. Ona göre bunun sebebi, entelektüel adaylarında gerekli olan derinlikle bir yaranın açılmamış olmasıdır. Bireyin iç dünyasında yaşadığı trajedi, onu yaratıcılığa sürükleyecek ve zalime, zulme karşı koyacak bir enerjiye dönüştürmelidir. Mardin’e göre insan ruhunda oluşan bu trajik yara ve bilinç sayesinde, Gramsci’nin tarif ettiği (her insan entelektüeldir ama insanların çoğunluğu bu rolü üzerine almaz.) entelektüel rol üstlenilir. Aksi halde ortaya çıkan şey, sadece bilgi taşıyan ama hakikatle bağ kurmayan yüzeysel bir tiptir.
Böylece her iki düşünürde de Türk entelektüeli denilen zevatın ortak kaderi belirginleşir: Devlet misyoneri, devlet bağımlısı, kurşun asker. Derinlikten ve yaradan yoksun bir figür. Bu figür, hakikati arayan değil; mevcut düzeni, iktidarı yeniden üreten bir araçtır.
Öte yandan Julien Benda Aydınların İhaneti adlı çalışmasında entelektüeli yüceltir; onu adeta filozof-kral olarak konumlandırır. Entelektüel, güçlünün uydusu değil; zalimin ve zulmün düşmanıdır. Aksiyon adamıdır. Haksızlıkları ilan eder ve mücadeleye girişir. Fakat tam da bu noktada ihanet başlar: Aydınlar, bu asli görevlerini terk ederek kralın soytarısı konumuna düşerler. Hakikatle bağ kopar, iktidarla kurulan ilişki belirleyici hale gelir.
Bu durum, Oidipus meselesiyle yeniden kesişir. Hakikati göze alamayan entelektüel, iktidarı korur ama içten içe boşalır. Hakikati seçen ise sistem dışına düşer, yalnızlaşır, hatta “iktidarsız” hale gelir. Türkiye’deki entelektüel kriz, tam da bu tercihin sürekli olarak iktidardan yana yapılmasının sonucudur.
Tanzimat’tan sonra yaşanan dil ve düşünce kırılması da bu krizi derinleştirir. Bir yandan Batı dili ve düşüncesi, diğer yandan Arap dili ve düşüncesi dilimize ve zihnimize hücum eder. İsmet Özel’in ifadesiyle bizim dilimiz Kur’an diliydi; ancak Tanzimat’tan sonra dilde Arapçanın farklı bir biçimde baskın hale gelişi, düşünsel dinamizmi zayıflatır. Bu süreçte yaratıcılık baskılanır, devlet nezdinde zaten menem bir şey olarak görülmeyen Türklük örselenmeye başlar. Batıcılık ve Arapçılık arasında sıkışan zihin, kendi hakikatini kuramaz hale gelir. Böylece ya Avrupaperest ya da Arapçı taklitçilerden oluşan bir kalabalık ortaya çıkar.
Türkiye’de evrensel bilince ulaşıp entelektüel olması beklenen insanların çoğunluğu ideolojilerin esiri, hakim sınıfın uşağı, meşrulaştırıcı asker, dünyalık uğruna aydınlığı alçakça kullanan, derinlikten ve içsel yaradan yoksun, burjuva olmak arzusuna yenilmiş bir gruptur. Bu noktada Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı romanından bahsetmemiz gerekecek. Romandan çıkardığımız üç grup var. Bu adamlar(Hakikatsiz iktidar), Aygıt olarak aydınlar(yukarıda bahsettiğimiz iktidar aygıtları grubu) ve tutunamayanlar(iktidarsız hakikat). Atay’a göre kendisinden entelektüel olması beklenenler burjuva olmak arzusu ile kurulu düzene boyun eğen ve iktidarın savunucusu olmuş, ideolojik aygıt konumuna düşmüştür ve hakikatsiz iktidarın sözde hakikat üreticileri olmuşlardır. Kısacası burjuva yaşam şekline, lükse, refaha, paraya ve güce teslim olmuşlardır, tutunmuşlardır. Oysa Atay’ın ifadesiyle entelektüel “tutunamayan”dır. Tutunamayan kendisiyle hesaplaşan, içsel derinliğini yaşadığı trajedilerle yakalamış, benliğini arayan, bulan ve dolayısıyla düzene tutunamayan adamdır. Bu adamlar(hakikatsiz iktidar) tarafından tutulamayan, konuşulamayan adamdır. Türkiye’de,tutunamayan(iktidarsız hakikat, entelektüel) aydınlığa inanır, Türk milletine yabancılaşmamış ve inancını yitirmemiştir. Tutunamayan Türk milletinde olduğunu düşündüğünü evrensel ruhu anlayan yaralı adamdır. Başkaldıran, isyankâr ve namusludur. Tutunamayanlar için artık dışarısı mezarlık ve dışarıda düzene tutunanlar insanlığını askıya aldıkları için cesetlerdir. Entelektüel mezarlıkta uyanışa çağıran bir çığlıktır. Entelektüel insan görünümlü kitleden hayvanlar aleminden kaçar gibi kendi iç dünyasına kaçar. Toplum tarafından dayatılan her şey insanı ceset ve hayvan yapmak için bir girişim olarak görülür. Bu entelektüelin kendini oluşturma aşamasıdır. Burada milleti küçümseme, millete yabancılaşma söz konusu değildir. Bizatihi sistemin kıskacından kendini sıyırıp kurtaran bir entelektüel bilince varma zorunluluğunun anlatısı vardır. Entelektüel bilince varanın savı şudur: Türk Milleti geri kalmıştır değil geri bırakılmıştır. Entelektüel bunun intikamını alması gereken kişidir.
Atay bir diğer romanı Tehlikeli Oyunlar adlı romanında da ülkemizi büyük bir oyun yeri olarak görür. İktidar oyunun kurallarını belirler, biçimlendirir. Bunu yapabilmek için devlet kendisine araç olarak aydın sınıfını yaratır. İnsanlar da insanlıklarından vazgeçerek bu oyunda kendilerine verilen rolü oynarlar. Sorulması gereken soru şudur: Bu oyunun dışına çıkmak mümkün müdür? Atay bu oyundan çıkmanın yolunu entelektüel, evrensel bilince ulaşmak olarak gösterir. İsmet Özel benzer şekilde bu oyunun dışına fiziksel olarak çıkmanın imkânsız olduğunu, çıkışın ancak bilişsel olarak mümkün olabileceğini savunur.
Cemil Meriç sözde aydınları bezirgân, dilenci, kalem haydudugibi kavramlarla tarif eder. Meriç’e göre insan irfanın, sorgulamanın, düşünmenin, çile çekmenin, içsel varoluşunu tamamlamanın neticesinde mabede ulaşır. Mabed entelektüelin kalesidir, ilim ve irfanın has bahçesidir. Entelektüel içeri girmeyi başaranlardır, evrensel bilinci yakalamış, ideolojilerin, önyargılarının, inançlarının esaretinden kurtulmuştur. Sözde aydınlar ise mabedin penceresinden içeri bakıp, bölük pörçük gördüklerini pazarlayanlardır. Halk(kitle) ise mabedin varlığından bile habersizdir. Burada bezirganlar iktidarı aklayıcı uşaklık yaparlar ve mabed ile kitle arasında duvar işlevi görürler. Kitlenin hakikatten habersiz oluşu ve geri kalışı bu sebepledir. Sözde aydınlar bu geri kalışı küçümseyerek alçaklıklarına bir alçaklık daha eklerler. Daha önce de değindiğimiz gibi bu geri kalış değil geri bırakılmışlıktır.
Yakup Kadri’nin 1932’de kaleme aldığı Yaban, dönemin millet–aydın–bürokrasi ilişkisini anlamak açısından önemlidir. Kitapta Anadolu insanı şu şekilde tasvir edilir:
“Düşmana akıl veren müftüler, yol gösteren köy ağaları; her gelen gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafı; asker kaçağını saklayan zinacı kadınlar; frengiden burnu çökmüş sahte sofular; cami avlusunda oğlan kovalayan softalar…”
Yakup Kadri’nin bu sert tasviri, milleti aşağılayan bakışın tipik bir örneğidir.
Peki halk neden bu durumdaydı? Yakup Kadri yine aydını hedef göstererek şöyle der:
“Bu viran ülke ve bu yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca onun kanını emdikten sonra ondan tiksinmeye ne hakkın var?”
Ne var ki bu eleştiride asıl sorumlulara, devlete çöreklenmiş sınıflara—Osmanlı’daki godomanlara ve Cumhuriyet döneminin yeni burjuvazisine—dokunan tek bir cümle yoktur. Yaban, gerçek iktidar ilişkilerine temas etmeden, faturayı neredeyse tamamen aydına çıkarır.
Oysa Anadolu halkı yoksulluk, cehalet ve sefalet içinde bırakılmıştır. Yakup Kadri’nin şu sözleri milletin maruz kaldığı durumu iyi anlatır:
“Onu hayvani duyguların, cehaletin ve kıtlığın eline bıraktın. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin; ne ektin ki ne biçeceksin?”
1928 yılından Hüseyin Tuncer’den aktarılan şu pasaj oldukça düşündürücüdür: “Şair Mehmed Emin’e bir köylü şöyle yakınmaktadır: Abdülhamit zamanında paşalar ‘ver!’ dediler, verdik, ‘öl!’, dediler, öldük. Onlar gitti yerine başka paşalar geldi onlar da bize ‘ver!’ dediler verdik. ‘Öl!’ dediler öldük. Bunlar da gitti, yerine siz geldiniz siz de ‘ver!’ dediniz verdik ‘öl!’ dediniz öldük. Şimdi merakla bekliyoruz. Bize ne zaman ‘al!’ diyeceksiniz.”
Sözde aydınlar, tutunanlar, hakikatsiz iktidara dalkavukluk edenler Türk milletinin geri bırakılmışlığını kabul edemezler. Geri kalmış deyip küçümserler ama geri bırakılmış diyemezler. Çünkü o zaman geri bırakanların, zalimlerin peşine düşmeleri gerekecektir. Ama bundan vazgeçmek şartıyla sözde aydın olmadılar mı? Bununla da insana, insanlığa ihanet edip alçalmadılar mı?
Sonuç olarak daha önce de bahsettiğimiz gibi Gramsci’ye göre aslında her insan entelektüeldir; ancak çoğu bu rolü üstlenmez. Bu düşünceyi insan yerine Müslüman üzerinden düşündüğümüzde mesele daha da berraklaşır. Hakikatle kurulan ilişki, sadece bilgiyle değil; yaşantıyla, mücadeleyle ve içsel bir yarayla mümkündür. Eğer bu bilinç oluşursa, entelektüel dediğimiz figür dışsal bir unvan olmaktan çıkar ve bir varoluş biçimine dönüşür.
Son olarak Türkiye’de entelektüel sorunu, yalnızca bir sınıfın zaafı değil; hakikat ile iktidar arasındaki ilişkinin yanlış kurulmasının bir sonucudur. Oidipus’un trajedisinde olduğu gibi, hakikati seçmek bedel gerektirir. Bu bedeli ödemeye yanaşmayan her entelektüel, kaçınılmaz olarak iktidarın gölgesinde bir figüre dönüşür. Hakikat ise, yine yalnız ve sahipsiz kalır.
