Müslümanlara Anadolu’da vatan sahibi olma hakkını sağlayan nedir? Öyle ya, Ermeniler Türklerden daha eski çağlarda burada yaşamadı mı? İstiklâl Marşı’nın bu soruya getirdiği cevap son mısrasındadır: İstiklâl, Hakk’a tapan milletimin hakkıdır. Yani milletim, Hakk’a taptığı için, Müslüman bir millet olduğu için İstiklâl’i hak etmektedir.
Milletimizin Müslüman oluşu niçin Ermenilerin hilafına bize vatan sahibi olma hakkı tanısın? Ermenilerin gerekçesi de oldukça güçlü görünmüyor mu? Bu soruyu ancak Müslümanların gayrimüslimlerden üstün olduğu fikriyle cevaplandırabiliriz. Yahudilerin icadı olan uluslararası hukuk düzenine kalırsa Müslümanlarla gayrimüslimler arasında hiçbir fark yoktur. Yahudilerin yaklaşık 150 yıl önce bu konudaki düşüncelerine baktığımızda görürüz ki; vatansız bir şekilde dünyada yaşadıkları için, vatan sahibi insanlarla aynı haklara sahip olabilmek amacıyla bu uluslararası hukuk düzenlerini geliştirdiler.
Bu şartlarda Müslüman olmak bize Ermenilere rağmen burada vatan sahibi olma hakkı tanımaz. Nitekim bugün Türk siyasetinde solundan sağına tüm siyasetçiler “eşit Ermeni vatandaşlarımız” demiyor mu? İstiklâl Marşı’nın son mısrasının açık bir reddi olan bu söylemi neden tüm siyasetçilerin ağzından duymaktayız?
Hristiyan takvimiyle 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı, bugünkü siyasetçiler gibi tebaa arasında din farkı gözetmeme fikriyle ortaya çıktı. Fermanın ardından geçen 85 yıl, bu fikrin çürüdüğünü gösterdi. Çünkü ayrım yapmayalım diye düşündükleri insanlar, tek bir gün dahi istisnasız Türkleri ayırdılar. Bu yüzden iş İstiklâl Harbi vermeye kadar gitti. Bir başka deyişle İstiklâl Harbi, Tanzimat Fermanı’nın yaptığı hatayı düzeltme hamlesiydi; Ferman’ın başımıza sardığı belayı ortadan kaldırma hareketiydi. Bu sebeple Âkif, Marş’ın son mısrasında Tanzimat Fermanı’na reddiyesini sunar ve İstiklâl’in Yahudilere biatte, sisteme hizmette veya gavura benzemekte değil; Hakk’a tapmakta olduğunu ilan eder.
Tam da bu nedenle İstiklâl Harbi’ni veren Gazi Meclis, anayasanın 2. maddesine “Devletin dini dinî İslam’dır.” yazar. Çünkü İslam olmak, vatan sahibi olmanın yegâne gerekçesidir. Bu maddede IŞİD’i görenler, gözlerinde perde olanlardır. Eğer Müslüman değilsen, yani Rum ya da Ermeni isen, kim daha eski gibi gerekçelerin arasında kendine haklılık arayabilirsin.
Mehmet Âkif, gayrimillî unsurların her ne kadar dinî söylemlere yaslansalar da Türk milletinin geleceğinde yeri olamayacağını ilan eder. Gayrimillî unsurların temizlenmesiyle elimizde ne kalacaktır? Auguste Comte’a göre elimizde yalnızca bilim adamları ve sanayiciler kalır. Fransa için millî olmak; bilim insanlarının teori inşa etmesi ve sanayicilerin bu teorinin ışığında pratik sahada üretim yapmasıdır. Oysa Mehmet Âkif, hem şiirleriyle hem de 1908’den itibaren yayımladıkları Sırat-ı Müstakim dergisindeki yazılarıyla millî hedeflerle uyumlu bir din anlayışına ulaşmıştır.
İnsanlar artık aile bağlarıyla ya da ahi teşkilatlarıyla birbirlerine bağlanmadıklarından, kamusal erdemler ortadan kalkmış; yalnızca kendilerini düşündükleri köhne bir bireycilik anlayışının pençesine düşmüşlerdir. Bu yalnızlaşma bilhassa moda denen bela üzerinden insanları sürekli yönlendirmeye yarayan bir aparata dönüşmüştür. Ömrüm boyunca ne kadar okuma yaptıysam, ABD gibi büyük güçlerin dünyanın geri kalanını kendine benzetmeye çalışarak bu şekilde güçlü kaldığını gördüm. Bu açıdan Müslümanlığımız, dünya karşısında hususiyetimizi koruyabileceğimiz biricik dayanak noktamızdır. Millî bir dayanışma ağı örebilmemizin yolu da buradan geçer.
İstiklâl Harbi’nin dışa dönük olduğu kadar içe dönük bir yüzü de vardır. Bu yüz, geçmişin zimmîleri denen azınlıklarla yapılan mücadeledir. Zira bilhassa Fransız ordusunun Rum ve Ermenilerden oluşan taburları olduğunu biliyoruz. Anadolu’yu işgal eden Yunan ordusunda Rum ağırlığı olduğu da malumdur. İçe dönük bu yüz; birden fazla mefkûrenin varlığından kaynaklanır. Tanzimat’tan önce Türkiye için tek bir mefkûreden söz edilebilirdi. Fakat Tanzimat’tan sonra zimmîlerin de kendi mefkûreleri oluşmaya başladı. Böyle bir tabloda Osmanlı’nın dağılması elbette kaçınılmazdı.
Bugün yaşadığımız sorun ise daha farklıdır. İstiklâl Harbi ile elde ettiğimiz tek mefkûrenin yeniden ortadan kalktığını görüyoruz. Bugün bir mefkûreden söz etmek şöyle dursun, bu kelimeyi insanların anlaması için sözlük açmaları gereken bir dönemdeyiz. Çünkü bir mefkûremiz yok; sisteme daha fazla hizmet sunarak iktidarı elinde tutmaya ve ömrünü uzatmaya adanmış siyasi hizipler var. Oysa İstiklâl Harbi bu tablonun tam tersidir. İstiklâl Harbi, sistemin dayatmalarına karşı Türk milletinin “Yeter!” dediği noktadır. Bu açıdan Tanzimat Fermanı, bugünkü Türk siyasi tablosunun bir ön gösterimi gibidir; sisteme ve onun dayatmalarına daha fazla hizmet edebilmek için verilen tavizi anlatır. İstiklâl Marşı da tam bu noktada devreye girer: söze “Korkma,” diyerek başlar ve İstiklâl’i hak edişimizi sisteme hizmete değil, Hakk’a tapmaya bağlar.
