Hızlı akan kelimeleri yavaşlatmak zor, kabul ediyorum. Şiirler itaat etmiyor artık bana, hayat yorucu. Yetişmenin ön koşulu değil koşmak demiştin, daha yavaş açtım evin kapısını. Şehrin kalabalığını dışarıda bıraktım, marketten aldıklarımı yerleştirmem lazım. İki kişi bitiremeyiz diyerek küçüğünden seçtiğim karpuz yalnızlığımızın kanıtı gibi gelmeye başladı bu aralar ama kandırabilirim kendimi. Gerçekler her zaman inanılması gereken şeyler değildir belki, ben çocukken de küçük karpuz severdim.
Yemek hazırlamam lazım babama, üstümdeki ölü toprağı atıyorum. Annemi düşünüyorum bir yandan, hafızamın ne kadarı annemsiz de canlı kestiremiyorum, özlem basıyor. Annem olmasaydı yemeğin tuzunu ayarlamayı öğrenebilir miydim? Hızlanmalıyım. Bu ritme sen de kızardın.
Babam için musakka yaptım bugün, çok sever. Eziyet ediyormuş gibi hissediyorum birine musakka hazırlayınca. Sevebileceği onca nimet varken niye musakka tercih eder bir insan anlayamadığımdan herhalde diye avutuyorum kendimi. Babama kötülük yapmıyorum, ben kimseye bilerek kötülük etmem; sen de bilirsin. Yemeği yavaşça tabağa koyup babama götürüyor, günün son görevini de tamamlamış olmanın ferahlığıyla mutfağa dönüyorum.
Karpuzu alıyorum elime, istediğim gibi çıkarsa bir adım daha büyümüş sayacağım kendimi. Büyümeye çok da hevesli değilim aslında sen gittiğinden beri, önceliklerim değişti. Ferahlamak için her yolu deneyebilirim mesela bu aralar. Tanıyorsun beni İbrahim; solduktan sonra yeniden yeşermeyi severim, belki karpuzdur bunun yolu, kim bilir?
Her şey uzaklaşıp masada tek kalınca eskiye dair yazma cüreti buluyorum kendimde yeniden, cesaret yakamı bırakmıyor. Saçları kıvırcık bir kız çocuğuydum yıllar önce, çimenlerin canı yanar diye basmaz, kaldırımdan yürürdüm. Bütün kederler bende yuvaydı sanki, sevdikçe dindiririm sanardım babamın öfkesini, anneme çok benziyorum. Gözlerim hep çok kolay dolardı benim, Allah merhameti ilk benim yüreğime bahşetti deseler inanırdım. Kalbim yarılıyor, Musa’nın asası bu sefer birleştirse ne kaybederiz?
Güneş batıyor şimdi yavaştan. Hava kararınca gündüz benimle olmayan neler beliriyor zihnimde, keşke anlatabilsem. Cümlelerimde dolanan bir hayalet değil de yanı başımda olsan; karpuzun ne kadar güzel çıktığını anlatsam sana. Bu yaz bunaltıcı geçiyor, havanın sıcaklığından sızlanabilseydim sana, kışı ellerime verir miydin?
Gece rüyalarıma giriyorsun bazen, uyanınca elim telefona gidiyor. Dişimi sıkıp yenilme kendine diyorum; kalkıp hızlı hızlı yürüyorum evde. Tutarlar diye beklediğin ellerini hiç mi kirletmediler İbrahim diye soruyorum sonra, hiç mi üzmediler seni de zalimliği yoldaş ettin kendine? “Gönlünü incitmekten Allah’a sığınırım” dediğin ilk gece geliyor aklıma birden, hınçla doluyor içim. Çok koktuğumu söylemiştim, korkma demiştin; inanmak bana yeniden nasıl dost olacak, şimdisen söyle.
Sona yaklaşıyorduk. O gece çok şey değişebilirdi aslında. Yanına gelmek yerine eve gitseydim vurdumduymazlığın bu kadar hırpalamazdı beni. Yağmur yağıyordu dışarıda, kalbine teğet geçmediğimi bana kanıtla diye ağzından çıkacak en ufak kelimeye muhtaçtım. Dinleseydin çok şey anlatacaktım ama oturmak istemedin. Çay içmeyi hayal etmiştim seninle ama olsun, ben hep birazdan kalkacak bir misafir gibi koltuğun ucunda otururum zaten, hızlıca anlatabilirim.
“En başa dönemez miyiz?” dedim. Cevabını beklediğim bir soru değildi aslında, geçiştireceğini bilecek kadar tanıyordum seni. İnanmazsın ama seni ezelden beri tanıyan tek insan bendim aslında dünyada, bilmezken de bilen. Hiçbir anlamı olmayan, sesten ibaret bazı kelimeler çıktı ağzından. Sendeki hiçbir şeyin sana ait olmadığını söyleyiverdin: “Bu şehri sevmiyorum, yaşamak için bu kadar eziyete gerek yok. Orada daha rahat geçineceğim ve bu ülkeden hiçbir şeyi oraya götürmek istemiyorum.”
Bir insanın edebileceği en ağır eziyeti ediyordun kendine; başka biri gibi olmak istiyordun ve çekip alamıyordum seni cehennemden. Günahların en büyüğünü işliyormuşum gibi hissettim sana derman olamadıkça. “Bitmeyecek orada da ızdırabın, şu an düzeltemediğin hiçbir şey düzelmeyecek uzaklarda,” dedim. Sustun ama düşünmek için değildi; gitmemi beklerken konuşasın yoktu sadece. İçinde bana dair hiçbir şey kalmadığını tam o an anladım, yoktun artık. Vurmak geldi sana içimden, sadece ağlayabildim. Bir yıl geçmiş üstünden, ne garip.
Daha uzak zamanları düşünmeye başlıyorum. Annemin vefatı daha sık geliyor bu aralar aklıma. Bir kuş tam havalanacağı esnada kanadından vurulmuş, göğsümün altında akan nehir kurumuştu. Günebakanlar yüzünü batıya çeviriyordu hatta artık, başını okşadığım kediler benimle bir olup annemi anıyordu. Yaşamak sadece anneme yeniden kavuşmayı beklemekken sen vardın yanımda. Aylarca her sabah annemin mezarına geldin benimle, dizlerimi karnıma çekip toprağa çökerdim. Ellerini omzuma koyardın ben ağlarken. Ziyaretlerin birinde başımı göğsüne yaslayıp cennete götürmeyecek beni ömrüm, en çok ona yanıyorumdemiştim. Bana bir bakışın vardı ki mahşere kalmadan tutulması gerekirdi dilimin hayretten. Korku vardı gözlerinde, cehennem sadece benim için yaratıldı zannetmiştim dakikalarca. Mezarlıktan çıkıp uzun uzun yürümüştük ağaçlı yolda, sana o yolu sevdiğimi hiç anlatmadım. Bana en sevdiğim şiiri hiç sormadın zaten, annem gittikten sonra donuklaştı her bir ifadem, kabul ediyorum ama şiirlere heyecanlanabilirdim yine de. Sana dünyayı aslında sevdiğimi anlatsam, yaşamak yeniden alevlenir mi içinde İbrahim?
Seni düşününce dünyada hiç söylenmemiş nice kelime dökülecek sanıyorum şimdi kalemin ucundan, tutuyorum kendimi. Gardımı parçaladı yalanların ama kızmıyorum sana, bana müstahak diyorum her gün kendime: “Hiç hak etmeyeni alıp gönlüne yerleştirensendin, en çok sana müstahak.” İçimde hala öyle bir sevgi var ki kuruyan bütün dallar bu coşkuyla yeniden canlanacak sanıyorum bazen. Ben tutamıyorum bu hissi İbrahim, sen ellerimden tutsan olmaz mı?
Babam musakkasını bitirdi, tabağı almaya odasına gidiyorum. Kalbindeki deliği anlatmaya başlıyor banaayaküstü, yaşamasının aslında mucize olduğunu ima ediyor. Daha önce hiç var olmamış da yaşamak ona ilk defa bahşedilmiş gibi bir coşkuyla sohbet edesi var, anlayışla karşılıyorum. Askere alınmama hikayesine geliyor sonra konu, gözleri doluyor anlatırken. Senin gözlerine ne kadar benzediğini düşünüveriyorum birden babamınkilerin, yemyeşil, billur gibi. Konuyu dağıtmak iççin kendimden bahsedeyim diye düşünüyorum. Okuldan çıkarken taşıdığım poşetlerden birini düşürmüştüm bu sabah, elim kapıya sıkışmıştı, anlatmaya başlıyorum. Öğrencilerimden birinin koşarak yanıma gelip “ben yardım edeyim öğretmenim” diyerek poşeti kaldırdığını söylüyorum. Tutup ellerimi öpüyor babam.Dünyada yüreği merhamet dolu bunca insan varken neden böyleydin sen İbrahim diye soruyorum içimden. Benim de gözlerim doluyor sonra, biraz seni, biraz babamı düşünüyorum mutfağa dönüp. Saçlarımı çok sever babam, ben uyurken başımı okşar hep, öpmeden gitmez. Birinin beni bu kadar incitmesine izin verdiğimi görse çok kızardı bana biliyorum, belki biraz daha sert oynardı buklelerimle; kim bilir?
Masam dağınık şimdi, ezbere bildiğim bütün şarkıları mırıldanıyorum. Hiçbir şeye benzemeyen bir ağaç çiziyorum defterin kenarına, kelimelerim tükendi.Kollarımı açıyorum tüm tarihi kucaklamak için, karpuz bitti. Hayat belimi hiç bükmemiş gibi çay koyuyorumocağa ama ne yapsam olmuyor İbrahim. Yaşamaktan ne kadar yorulduğumu göğsüne sokulup fısıldasam, benimle yıkılmış tüm şehirleri yeniden kurar mısın?
