Kadir Tepe bir süredir zihninde dolaşan yeni bir söyleşi hattını somutlaştırdı. “İyi Değil Gerekli Müzik” adı, müziğin şiirle temas ettiği o ince bölgeye dikkat kesilen bir yaklaşımı taşıyor. Serinin üçüncü konuğu ise müzisyen Den Ze; kendi sesinden, kendi sözünden çıkan ayrıksı tonda bu buluşmaya yeni bir renk katıyor.
Bence insan, içinde ne varsa onu söylediğinde dinletiyor kendini. Üstüne yakışanı giymek gibi… Aldığın karakteri sahiplenmek.

Selamlar, sevgili Deniz (Den Ze). Nasılsın, umarım her şey yolundadır. Sohbete doğrudan senin söyleyiş biçimine dair bir soruyla başlamak istiyorum. Çünkü bazen bir sözü asıl taşıyan, onun nasıl söylendiği oluyor. Sende söz, şiir ve ses kendiliğinden bir bütünlük kuruyor. Bu yüzden merak ediyorum: “Gerekli söylem” senin için ne ifade ediyor? Bir şarkıda belirleyici olan nedir — sözün kendisi mi, yoksa o sözü görünür kılan ahenk mi?
Şarkıdan şarkıya değişir; bazen bir söz, bazen ahenk, bazen de sadece şarkıdaki bir efekt. Çok göreceli… Âna göre bile değişen, herkesin kendi hikâyesine göre şekillenen bir şey şarkıya ilgi. Benim için de hep değişiyor.
Şarkılarını taşıyan sözün bize sirayet etmesinin, büyük ölçüde sende kendiliğinden duran o doğallıktan geldiğini düşünüyorum. Sanki dinleyenle sohbet eden, hatta kimi zaman sadece fısıltıyla yanına çağıran bir hâlin var. Bu doğallığı neye borçluyuz? Günün akışında sakinliğini koruyan, olduğu gibi yaşayan ve her sabaha sanki sahnenin ışığı gözlerinin ucuna çoktan vurmuş gibi uyanan bir hâlin var. Bunu mümkün kılan iç düzen nedir?
İçimden geldiği gibi çıkmasına izin veriyorum; müzik zaten kendiliğinden akıyor içimden. Şarkılarımı hep böyle yazıyorum. Bazen bir düzene kastığım da oldu, onu da doğal akış için bir tür kondisyon gibi düşünebiliriz.
Bence insan, içinde ne varsa onu söylediğinde dinletiyor kendini. Üstüne yakışanı giymek gibi… Aldığın karakteri sahiplenmek. Sürekli değişsek bile o değişimin içinde o an kimsek ona tutunmak, başka biri gibi davranmamak. Başkasından ilham alsak bile yaratımın rahat bir yerden akması çok önemli; saflığı orada. Bu iş de bana beni gösteriyor zaten, en sevdiğim tarafı bu.
“Her sabaha sahnenin ışığı gözlerimin ucuna çoktan vurmuş gibi uyanmak” ise gerçekten çok güzel bir tabir (kalpli gözlerle).
Çok üretken olduğuna dair fısıltılar dolaşıyor, eee her zaman sen fısıldayacak değilsin ya. Neylerim’den Çok Uzak’a, Sağ Bırak’tan Moda Disko’ya, Yârdan Saman Alevi’ne, Bitmedi Böyle’den Dare for Lovin’e uzanan bu geniş çizgiye bakınca ister istemez soruyorum: Seni bu kadar yoğun, tutkulu ve ardı arkası kesilmeyen bir üretime çeken asıl güç ne?
Ben ürettikçe rahatlıyorum. Bu benim için bir çıkış noktası, duygularımı sağaltan bir eşik gibi. İfadeye kavuşmamış duygular, düşünceler insanın içinde yük olur. Şarkı ise o yükleri bırakabildiğim bir özgürlük alanı. Zaten beste yapma ihtiyacı biraz da buradan doğuyor.
Bazen kalemi eline alıp serbestçe yazınca ya da birine hiçbir sansür olmadan bir şeyler anlatınca nasıl rahatlarsın; ya da özgürce dans ettiğinde nasıl ferahlarsın… Benim için müzik tam da böyle bir şey.
Duruşunla, tavırlarınla ve elbette heyecanınla kendine has bir sanatçısın. Her sanatçı bir şekilde özeldir; fakat sende gördüğüm, kaygısız ve ruhsatsız bir kişiliğin sahici akışı. Tam da buradan yola çıkarak merak ediyorum: Sanatçıyı toplumdan ayırma biçimimizde, sözün şarkıya kattığı etki ne kadar belirleyici oluyor?
Ruhsatsız kişilik!
Sorunuzu tam anlamadım; sanatçıyı toplumdan ayırma biçimi derken neyi kastettiniz? Sözleriyle yarattığı dünyalara kapılıp yakasına yapıştığım çok sanatçı oldu ama müziğiyle kurduğu evrenlerde kaybolduklarım daha fazla sanırım. Yani söz ve müziği birbirinden ayırmamak.
Bir şarkının sözü, sanatçının içinde bulunduğu zihin alanına dair muazzam bir bilgi veriyor aslında: Neyi kendine yakıştırdığı, nereden beslendiği, neyi beslediği, neyi çağırdığı, inançları, en temel duyguları… Her tarz müziği severim ama Türk halk müziğinin bende ayrı bir yeri var galiba. Fakat bazen sözler beni bitiriyor; “Yahu kendini bu kadar yerden yere vurmasana,” dediğim çok oluyor. Aşırı maneviyatla, sorumluluk almadan kendini değersizleştirmeyle dolu sözlerden de zaman zaman illallah gelebiliyor.
Alışmışız. Hem kalbimizi dağlayan hem de değerimizin hakkını veren, çözüm odaklı motive türkülerini hak ediyoruz bence.
Müzik senin için bir nefes alma biçimi bence. Göğsünü gere gere “müzik yapıyorum” demiyorsun; nefesle başlayan o küçük mırıldanmalar bir anda şarkıya dönüşüyor. Peki bu nefes alışını dünya, yaşadığımız çağ ve insanlar ne kadar yönlendiriyor? Sende hem geleneğe değen bir damar var hem de modernin sesine karışan bir çizgi. Divan mı, modern mi… Kesin bir tarafa yaslanmıyorsun gibi. Asıl merak ettiğim şu: Ürettiğin müzik çağın ritmiyle mi akıyor, yoksa çağın biraz dışından konuşup yine de içinden mi duyuluyor?
Her çağa girip çıkabiliyorum, her türe de aynı şekilde. Benim için bu, sonsuz bir özgür oyun alanı. “Modern” ne demek tam olarak bilmiyorum; çünkü çağlar boyunca hep modern dönemler olmuş, sonra onları protesto eden, geleneğe sıkı sıkıya bağlı dönemler gelmiş. Bir hafta teknolojinin dibine vurup ertesi hafta ilk insan gibi yaşamayı seviyorum. Neye tutunacağımı, nerede duracağımı bilmiyorum; belli bir kalıba da karar vermiyorum. Bu hâl, dışarıdan bakınca epey karışık ve kaotik görünebilir ama o dağınıklığı akışta biraz cesaretle oyuna bıraktığım anda taşlar yerine oturuyor ve bu da büyük bir heyecan yaratıyor.
İnsan bazen yönlendiriliyor; “şöyle olmam lazım, böyle müzik yapmam lazım” gibi düşünceler fark etmeden sıkıştırabiliyor. Onları fark eder etmez açılıyor zaten. Bir de eğer beni çok etkileyen bir müzisyen olursa, onun peşine takılıp bir seri yaratım çıkıyor; sound olarak ona benzeyen anlar oluyor mesela, ama içinde hâlâ ben varım.
Sanırım hepsini kabul edip onlara izin vererek, içlerinde dolaşarak o akışı mümkün kılıyorum.
Müziğinle ve tavrınla bize açtığın yol için ne kadar teşekkür etsek az. Bu sohbetin ritmine, söylediklerine bakınca… Şu an bana bir şarkı mırıldanmak istesen, hangisi olurdu?
Gülerek söylüyorum, teşekkür ederim. Şu anda Moda Sahil’deyim; yan bankta bir amca türkü söylüyor, belli ki epey içmiş. Onu duyunca çaktırmadan yan bankta oturup dinlemeye başladım. Bağıra çağıra türkü söylüyor. Ben de bir yandan söylediği türküyü Google’layıp öğreniyorum. Gülmemi zor tutuyorum, o kadar komik bir sahne ki. Soruları da burada cevapladım. O yüzden şu anda içimden “Yarim Senden Ayrılalı” söylemek geliyor.
Devam edecek…
Görsel Tasarımcı: Umut Durmuşoğlu