I. Dünya Savaşı’nın bittiği günlerde, Doğu Avrupa Yahudileri, Yidiş denen ve Almancanın bir lehçesi olan dilleriyle eğitim hakkı talep ederler. Lviv kentinde Lehler ve Yahudiler arasında binlerce kişinin öldüğü çatışmalar çıkar. Olaylar üzerine Britanya Başbakanı Llyod George ve ABD’nin 28. Başkanı Woodrow Wilson, Yahudilerin talepleri konusunda bir münakaşaya girer. L. George, Yahudilerin taleplerini aşırı bulur ve vazifelerinin küçük milletleri yatıştırmak değil, onları medeni dünyaya sürüklemek olduğunu savunur. Kendilerini Roma’nın yerine koyar ve Roma nasıl Latin olmayan kavimleri medenileştirdiyse, kendilerinin de o gün aynı şeyi yapmaları gerektiğini söyler. Wilson ise azınlık haklarını mümkün olan en üst derecede hayata geçirmek gerektiğini savunur.
Kapitalizmin mutlak zaferiyle sonuçlanan I. Dünya Savaşı’nın akabinde kurulan Cemiyet-i Akvam; küresel liberalizmin bir payandası mı olacaktı yoksa Eski çağdan kalma Avrupa emperyalizminin bir aparatı mı? Manda sisteminin öngördüğü üzere azınlıklar tanındı ve Türk hakimiyetinden koparılan Filistin topraklarında bir Yahudi ulus devletinin tanınması gerektiği deklare edildi.
Dünya sisteminin yeni patronunun ABD olacağı günlere dek İngiltere öncülüğünde bir manda sistemi hayata geçirildi. Manda yönetimi altındaki bölgelerde, ipi göğüsleyenler, yani medeniyet yarışında önde gidenler, istiklâllerine daha çabuk kavuşacaktı. ABD’nin planı tam olarak buydu. İngiltere’nin köhnemiş sistemi yerini yeni ve dinamik Amerikan sistemine bırakıyordu.
Cemiyet-i Akvam’ın azınlık formülü şuydu: Sen benim azınlığımı koruyacaksın ben de senin azınlığını koruyacağım. Yahudilerin bir devleti olmadığı için bu formül onların işine yaramadı. Hayatını siyonizme adayan bir Polonyalı olan Joseph Tenenbaum, “Milli haklar olmadan medeni haklar ” diyordu, “Yahudileri Leh kölelerine dönüştürür,”. Siyonizm; Yahudilerin Filistin topraklarında hakimiyet kuran bir Millet olmasını hedefliyordu. Fakat hedefi bu olmayan Yahudiler de vardı.
Tarihin şekil verilebilir saatlerinden birinde, İngilizler’in eskiyen sistemiyle Amerikalıların yeni sistemi muharebe ediyordu. Az olsun benim olsun İngilizciliği, çok olsun aramızda paylaşalım Amerikancılığına bayrağı devredecekti. O güne dek Yahudiler Britanya’nın yanına yer alarak Kudüs’teki Yahudi varlığını artırmanın yollarını aradı. Hem kitlesel göçler organize ettiler hem de Cemiyet-i Akvam üzerinden Avrupa’daki Yahudiler için azınlık hakları elde etme mücadelesi verdiler.
Geleneksel olarak devletlerin toprakları ve tebaaları üzerindeki hakimiyetleri mutlaktı. Bireyler devlete tâbi iken devletler nereye tabii olacaktı? Yeni Uluslararası hukukun mimarlarından Siyonist Hersch Zvi Lauterpacht devletlerin de bireyler gibi kabul edilmesini önerdi. Artık hakimiyet bilakaydüşart milletin olmamalıydı. Hakimiyetin bir miktarı uluslararası güçlere aktarılmalı, böylece devletlerin denetimi mekanizması işletilmeliydi. Eski dünyada azınlık hakları üzerinden tebarüz eden iç işlere müdahale, artık yeni dünyada doğrudan vatandaşlık hakları üzerinden de gerçekleşebilirdi. Kuşku duymadan iddia edebiliriz ki devletin birey gibi işlev görmesi fikri Yahudi icadıdır. Böylece birey nasıl devlete tabi ise devletler de kendilerinden üst bir oluşuma tabi olmalılardı. Böylece toprakları ve tebaları üzerindeki mutlak hakimiyetleri sınırlanabilirdi.
1929 yılında, 12 seneden beri İngiliz Mandası altında olan Kudüs’te kanlı olaylar patlar verdi ve binlerce insan hayatını kaybetti. Olaylar üzerine Londra’da uluslararası hukuk dalında profesörlüğe kadar yükselmiş olan Lauterpacht bir açıklama yaptı, “medeniyet dışı unsurların kitlesel ve korkunç saldırıları” tabirini kullandı. Aynı tabir, Ekim 2025 yılında Netanyahu tarafından da dile getirildi. Olaylar bitmedi. 1936 yılında bu sefer daha büyük olaylar patlak verdi. Söz konusu iki ayaklanmanın liderleri İzzettin el Kassam ve Emir el Hüseyni idi. Olaylar İngiltere’nin Türklerin elinden aldığı toprakları yönetemediğinin bir deliliydi. İngiltere ne Filistin’e Yahudi göçünü ne de Müslümanların ayaklanmalarını engelleyebildi. Nihayetinde İngiltere 1937 yılında Filistin Manda yönetiminin işlevsizliğini ilan ve itiraf etti.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra İsrail’in kuruluşu ile aynı yıl içinde yayımlanan İnsan Hakları Bildirgesi ile; Filistin bölgesinde yaşanan kapsamlı sorun; İngiltere’nin ellerinden kaydı. İnsan Hakları Bildirgesi; tüm etnik, dinî ve millî siyasetleri dünya sahnesinden silmek üzerine kurgulanmış bir metindi. İşte bu noktada Siyonizm tartışmaları alevlendi. Siyonizmin milliyetçi bir görüş olması nedeniyle bildirgeye karşı çıkan Yahudiler olmuştu. Yahudilerin Siyonist ve küreselci olarak iki temel aksa ayrılmalarının tamamen belirginleştiği dönem, bu dönemdir. Çünkü siyonizm, eski dünyanın mutlak hakim devlet yapısına inanan bir ideolojidir. Oysa küreselci Yahudiler; ABD’nin yapısının dünya sathına yayılmasını öngörürler. Çok dilli, çok uluslu, çok dinli bir yapı ve bu yapının içinde tüm farklılıkların tam eşitliği. Bu sayede Yahudiler ve Yahudilik; dünyanın geri kalanıyla tam eşit olarak dünya sisteminde yer edinebilirdi. Bu açıdan Siyonistlerin Küreselci Yahudilere “Amerikanlaşmış Yahudi” diyerek küçümsemelerini anlayabiliriz.
“Yahudilerin geleceği” diyordu ABD Başkanı Truman 1950’lerin başında, “Sadece Filistin’e değil, bilakis, tüm azınlıklar ve halklar gibi, tüm ülkeler tarafından ırk, din veya milliyet gözetmeksizin her bir insanın bireysel haklarının tanınmasına bağlı olacaktır,”. Eski Dünya’nın kabilevi, dini, milli her türden farklılıkları geride bırakılmalıydı. Yahudilerin siyonizmle de çatışan küresel vizyonlarının somut hali: Amerikan demokrasisi.
Burada özetlemeye çalıştığım tüm bu gelişmelerin gölgesinde, yeni bir dünya kuruldu. Kurulan dünya yeni bir uluslararası hukuk nizamı geliştirdi. Bu nizamda hem küreselci Yahudiler ve Siyonist Yahudiler en üst derecede rol aldı. İnsan Hakları Bildirgesinin yaratıcılığından, devlet başkanlarının danışmanlığına dek her yerde Yahudiler vardı.
Türk olmayan birinin Türk toprakları üzerinde hak iddia etmesinin yolu da böylece uluslararası alanda teminat altına alındı. Bugün Türk siyasi yelpazesinde en solundan en sağına dek hemen her siyasetçinin dilindeki, Türk olmayanların bu ülkenin sahibi olduğu yargısının kaynağı burasıdır. Dünya çapında moda haline getirilen fikirlerin kaynaklarını öğrenmek, kendimizi sîgaya çekmek için iyi bir yol olabilir.
Dünyanın ideallerine inanan, Avrupa’nın bir parçası olarak Avrupalılarla aynı özgürlük, eşitlik ve fırsatları talep eden bir Avrupalı kimliği ile ikinci sınıf görülen, sürekli küçümsenen ve geleneklerle tanımlanan zenci -Türk Müslüman- kimliği. Türklerin bütünlüklü bir benlik duygusu geliştirmesinin önündeki bu büyük engelin kaynağı da burasıdır.
Türkler; kendi değerlerini ve kimliğini doğrudan oluşturamıyor. Sürekli olarak “Beyaz dünya ne düşünüyor?”, “Onların gözünde nasıl görünüyorum?” sorularıyla meşgul oluyor. Kendi başarılarımız bile, beyaz toplumun beklentilerinin ve önyargılarının filtresinden geçerek anlam kazanıyor. Bu hâl; derin bir özşüphe ve yabancılaşma yaratıyor. Ayrıca psikolojik yükler, toplumsal uzlaşının bir başka deyişle millet hayatının bir türlü vücuda getirilememesi ve Türklerin her daldaki potansiyelinin ortaya çıkmaması gibi derin sonuçlar doğuruyor.
Türklerin yaşadığı bu çifte bilinç hali kuşkusuz aşılması gereken bir durum. Peki nasıl? Evvela Türklerin asimilasyonunun reddi fikri öne çıkarılmalı. Saniyen Türklerin dünyaya sunacağı eşsiz hediyeler vurgulanmalı. Bu eşsiz hediyeler; hususiyetlerimizin öne çıkarılması ve buradan hareketle Türk kimliğinin belirginleştirilmesi amacına hizmet eder. Şiirimiz, yazımız, inancımız, müziğimiz bg. Fakat belki de en mühimi; Türklerin kafirle çatışmayı göze almasıyla kendine bir varlık alanı açabilmiş olmasının hatırlanması. Hediyelerin en büyüğü. Siyonizmle aramızdaki en büyük fark. Dünyanın lordlarına yaltaklanmak değil, İstiklâl Marşı yazmak.
