İnsan tasavvurunuzdaki zirve neresidir? Düşseniz de sizi kaldıran ve yaklaştıkça kalbinizdeki yangını söndürüp aynı zamanda harlayan aşktan bahsediyorum. Çiçeğin bir vakitler tohumken tam anlamıyla çiçek olması gibi, kimdir sizce insan (yani siz)? Her bilgelik yolu buna cevap arar, her biri takipçilerine kendi çiçeğine varmanın yolunu gösterir: Laleler laleyi, menekşeler menekşeyi ve tüm çiçekleri birleştirenler ise Tevhit yolunu takip eder. “İyi de bunların bir medya filmiyle ne ilgisi var?” diyorsanız Network’ü henüz izlemediniz demektir.
Network, üzerinden yıllar geçmesine karşın günümüzde olanları iyi sezen bir film. Bu eskiliğe, bir de çekildiği ülkenin farklılığı eklenince kimi teknik detaylar filmle aramızdaki mesafeyi açmaz değil, yine de bahsi geçen güçlü önsezi filmi izlenilir kılar. Beale, televizyonda bir süre koltuğunu korumuş, yaş almış ve artık emekliye ayrılması beklenen bir sunucudur. Onun, inşa ettiği değerlerin öylece çekip gitmesi halinde yaşadığı psikolojik çöküş bir anda toplumun odağı olur.Böylece insanlar da bastırdıklarını düşündükleri duyguları Beale ile meşru alanda ifade şansı bulurlar ve reytingler günbegün artar. En sonunda Beale’in patronunun dediklerine kulak vermesi ve isyanın dozunu indirmesiyle reytingler düşer, dahası patron istememesine rağmen kanalın yönetim kadrosu, işine son veremedikleri bu adamın hayatına bir suikast ile son verirler.
İlk soruma dönersem, insanların çoğu bir çiçeğin peşinden gitmeyi tercih etmez: daha doğrusu gider ama farkında olmaz.Bu yüzden şimdi girişeceğim tasnifin de haliyle zamansal değil kişilere bağlı olduğunun farkındayım, her ne kadar teknoloji bazı durumları daha görünür kılsa da. Kadim düşüncede insan-ı kâmiller bilgi ile ortaya çıkar ve hepsi biriciktir – birbirlerine bile (bir yönden benzeseler de) bir yönden benzemezler. Aynı dönemde yaşamış olsalar dahi, Konevi ile Mevlâna‘yı kim karıştırabilir? Sonrasında gelen üreticiler (ve elbette tüketiciler) çağının kemal sahiplerinde ise ferdiyet silikleşmeye başlar, yine de tam anlamıyla kaybolmuş değildir. Fabrikatörler, sporcular, otomotiv üreticileri gibi. Nihayet işler iyice yüzeyselleşir ve kâmilleri popülerler olan günümüze geliriz. Film bu noktada bir çağın bitip yenisinin gelmesini zengin patrona rağmen Beale’nin hayatına son vererek ifşa eder. Artık söz parada değil: Popülerdedir. Popülerler ise birbirinden ayrışmazlar ve birbirlerinin yerine geçerler. Herkes olabilirler: Tam bir demokrasi şöleni! Katil ve katledilen eşittir: Önemli olan ışığın ne zaman hangi açıyla kime vuracağıdır ve tabii ki o da rastgeledir. Biri, bir diğerineyerini teslim eder, geçiş esnasında dahi öncekine ne olduğu fark edilmez, edilse de birkaç dakika sürer. Bu durum filmimizde de kendilerini ‘ırkçı bir yalaka’ ve ‘baş belası bir komünist’ olarak tanıtan iki kişinin sarsılmaz (!) dostluğuyla ifade bulur.
Bu ışık oyunu nasıl mümkün olmaktadır? Tanrı değilse, doğa değilse, tüketim değilse bahsi geçen ışık kime ve neye göre doğrultulmaktadır? Cevaben ‘haz’ deyip geçmek hazcı düşünürlere ağır bir hakaret olur. Beale’nin hastalığında, Diana’nın rakamların ötesini (elbette rakamları da) görememesinde haz nerededir? Bu düşüncede insan hazdan da acıdan da geçmiştir ve derin bir uyuşma halindedir. Uyuşan (madde kullanımına benzer şekilde) önünden neyin gelip geçtiğini fark edemez. Bu da neticesi olan silikliği, bulanıklığı açıklar. Yaşça büyük olan aşkı Max’in, genç bir kadın olan Diana’ya hatırlattığı üzere onun için her şey sahnedir: üretilmemesi, tüketilmemesi ve nihayetinde son bulmaması düşünülemez. Derinleşme çabasında olanlar, varlığın kemalini bilgi sanan (!) ona ulaşma yolunu ise ahlak görenler ancak nahif duygusallardır.
Tüm bunların ardından kendi kalbime gelirsem: Bu uyuşmanın (360 derece!) tersi olan ve haz ve acıdan geçilen bir ölümü savunuyor değilim. Metafizikçi sufiler de Allah kula ‘darlık’ile tecelli ettiğinde zorlamalı bir ‘genişlik’ halini edepsizlik olarak görmüştür. Allah iki rengin de kendisine dönmesini (ki bu mümin kulun bu hallerde kendisine dua ile yönelmesi demektir) görmeyi ister. Bahsettiğim görüş kimisine, gelip geçiciliği yönünden, Diana’nın sahnelerini andırabilir. Fark açıktır, uyuşmacı insan bir mertebeyi yok edip diğerine geçer; kemalini, çiçeğini arayan ise yeni bir mertebeye ulaştığında artık bir öncekini içermektedir. Örneğin güzel bir çocuk hekimi olmak isteyen genç tıp öğrencisi, ilk arkadaşını (hastası demeye dili varmayacaktır) nasıl unutabilir ki! O, adeta kalbinden bir parça olmuştur. Velhâsıl incelememizi, kalplerimizin “Yerlere ve göklere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” hitabına konu olması duasıyla bitirelim. Böylece nihayetteki cevabım da bidayetteki soruma bitişsin.