Ruhsatsız
Eleştiri-İnceleme

MEMLEKETİN EKG’Sİ: BEN FAHRİYE VE TÜRKİYE | Murat Demir

 

 

Hasan Harmancı’nın Ben, Fahriye ve Türkiye adlı metni, türsel olarak novella biçiminde konumlandırılsa da anlatı yoğunluğu, tarihsel göndermeleri ve karakter derinliği bakımından hacmini aşan bir ideolojik ve estetik gerilim alanı kurar. Metin, yüzeyde bireysel bir hikâye izlenimi verse de esasen 1990’lar Türkiye’sinin siyasal, kültürel ve sınıfsal kırılmalarını bir karakterin iç dünyasında yoğunlaştırarak aktaran bir dönem anlatısı olarak okunmalıdır. Bu yönüyle eser, nostaljik bir geri çağırmadan ziyade geçmişi bugüne bağlayan eleştirel bir hafıza pratiği sunar.

Harmancı’nın anlatısında dilin doğal akışı, mahalle ile birey arasındaki gerilim hattını görünür kılar. Refik’in kentsel ile kırsal, muhafazakâr ile seküler dünyalar arasında gidip gelmesi büyük dramatik kırılmalarla değil, küçük gündelik ayrıntılarla açığa çıkar. Annenin Marx’a dair düşüncesinde olduğu gibi, yüzeyde az derinlikli görünen ifadeler metnin realist dokusunu belirginleştirir. Bireyin içsel bunalımı ile toplumun ideolojik çelişkileri arasındaki gerilim, burada bireyin kendi aile ilişkilerinde, akraba diyaloglarında ve sokak sahnelerinde yankılanır. Bu nedenle Ben, Fahriye ve Türkiye, Türkiye’nin bütünsel bir fotoğrafını ancak edebî ciddiyetle mümkün kılan bir anlatı tarzı geliştirir; bu tarzın kökleri ise Harmancı’nın öykücülükten gelen estetik pratiğinde aranmalıdır.

Metnin anlatı stratejisinin merkezinde, doğrusal zaman anlayışının bilinçli biçimde askıya alınması yer alır. Harmancı, klasik kronolojik ilerleyiş yerine dolaşımsal, çağrışımlı ve devingen bir kurgu tercih eder. Karakterlerin metin içindeki varlığı kesintili ve belirsizdir. Bazı figürlerin uzun bölümler boyunca anlatıdan çekilmesi ve daha sonra yeniden belirmesi, anlatıda bir kopukluk yaratmaktan çok Refik Acar’ın iç dünyasındaki kararsızlık ve yönsüzlük hâlinin biçimsel karşılığı olarak işlev görür. Bu yapı, metnin ritmini düzenli bir ilerleyişten ziyade canlı, yaşam belirtisi olan bir akışa dönüştürür. Anlatı ilerledikçe okur, olayları takip etmekten çok bu ritmi hissetmeye davet edilir.

Bu anlatı tercihi, sözcük düzeyinde de kendini açık biçimde gösterir. Refik’in Büşra’dan ayrılışı sıradan bir cümleyle aktarılırken, bu ayrılığın nedenine ve nasıl gerçekleştiğine dair bilginin yaklaşık elli sayfa boyunca ertelenmesi yalnızca merak unsurunu canlı tutmak için değil, Refik’in kendi hayatını anlamlandırmakta yaşadığı gecikmeyi yansıtmak için de kullanılır. Benzer biçimde Refik’in isminin uzun süre saklanması ve ancak ilerleyen sayfalarda açığa çıkması, karakterin kendine geliş sürecinin anlatı içindeki gecikmişliğini pekiştirir. Bu strateji, okuru yalnızca olay örgüsüne değil, anlatının ritmine de ortak eder.

Metnin merkezî figürü Refik, modern Türk edebiyatında sıkça karşılaşılan, hatları keskin erkek karakter tipolojisinin ötesinde, bir eşik insanı olarak inşa edilir. Muhafazakâr bir çevrede, imam bir babanın oğlu olarak yetişmesine rağmen Refik ne geldiği dünyaya bütünüyle ait hisseder ne de Fahriye aracılığıyla temas ettiği seküler kesimle sahici bir ünsiyet kurabilir. Tam anlamıyla sürgün soylu olmayı göze almış bir eşik insanı olarak Refik, Harmancı’nın cümlelerinde okuru selamlar. Bu durum onu klasik anlamda bir isyan figürüne dönüştürmez. Refik’in temel sorunu kopuş değil, yönsüzlüktür. Metin boyunca belirgin bir ideolojik konum alıştan ziyade sürekli ertelenen kararlar ve askıda kalan yönelimler dikkat çeker. Bu hâl, bireysel bir zaafın ötesinde, doksanlar Türkiye’sinin ideolojik belirsizliğinin bireydeki izdüşümüdür.

Harmancı, Refik’in hikâyesini büyük dramatik kırılmalarla değil, gündelik hayatın sıradan ayrıntılarıyla kurar. Büyük ideolojik söylemler yerine küçük cümleler; politik tartışmalar yerine aile içi konuşmalar ve sıradan mekânlar öne çıkar. Bu anlatı tercihi metni didaktik olmaktan uzaklaştırırken sosyolojik bir derinlik kazandırır. Toplumsal gerilim, karakterlerin bilinçli ideolojik tartışmalarında değil, farkında olmadan kurdukları cümlelerde ve gündelik pratiklerinde görünür hâle gelir. Metin, bu yönüyle ideolojiyi yüksek sesle dile getirmeyen fakat sürekli hissettiren bir anlatı kurar.

Fahriye karakteri metinde basit bir aşk nesnesi olarak işlev görmez. Onun Refik’in hayatındaki yeri, daha çok bir yönelim ihtimalini temsil eder. Fahriye, seküler dünyanın doğrudan bir simgesi olmaktan ziyade Refik’in başka bir yaşam olasılığıyla temas ettiği eşik noktasıdır. Ancak bu temas bir dönüşümle sonuçlanmaz. Nişanın bozulması ya da ilişkinin sona ermesi, dramatik bir aşk anlatısının kapanışı değil, Refik’in kararsızlık hâlinin yeniden üretilmesidir. Harmancı, bu noktada okurun alışıldık anlatı beklentilerini bilinçli biçimde boşa çıkarır. Aşk, kurtarıcı bir işlev üstlenmez.

Harmancı’nın dilinde belirgin bir nüktedanlık vardır ve bu mizah, metnin ciddiyetini zedelemek yerine anlatının ağırlığını dengeler. Küçük ironiler ve gündelik mizah kırıntıları, metnin dramatik yoğunluğunu hafifletirken sahiciliğini artırır. Bu dil, yazarın öykücülükten gelen anlatı deneyiminin romana taşınmış bir uzantısı olarak okunabilir.

Sonuç olarak Ben, Fahriye ve Türkiye, bireysel bir hikâyeden çok bir dönemin ruh hâlini kaydeden edebî bir aygıt niteliği taşır. Metin, doksanlar Türkiye’sini romantize etmeden, yargılamadan ve estetize etmeden anlatır. Harmancı’nın yaptığı şey, bir kuşağın kararsızlığını, yönsüzlüğünü ve eşikte kalmışlığını tek bir karakterin nabzında ölçmektir. Bu nedenle eser, geçmişe dönük bir anlatıdan çok bugünü anlamaya yönelik eleştirel bir okuma imkânı sunar. Refik’in EKG’si, yalnızca bireysel bir hayatın değil, bir ülkenin ritmini de kayda geçirir.

Related posts

SİYATİK* YAZILARI | Kadir Tepe

Ruhsatsız
11 ay ago

GÜNDELİĞİN SEMPTOMLARI “DOBLO”DAN SIZAN “HALKLIK” | Yunus Erçin Kol

Ruhsatsız
2 ay ago

“GEREKLİ” ŞİİR SORUŞTURMASI (I) | Kadir Tepe

Ruhsatsız
8 ay ago
Exit mobile version