Subscribe Now

* You will receive the latest news and updates on your favorite celebrities!

Trending News

Ruhsatsız

ŞİİRİN KENDİNE KÜSTÜĞÜ YER | Kadir Tepe
Eleştiri-İnceleme

ŞİİRİN KENDİNE KÜSTÜĞÜ YER | Kadir Tepe 

 

 

Dil, Yorgunluk ve Modern Hayatın

İç Monologları Arasında

Ümit Çiçekli’nin Poetikası

 

 

 

Salah Birsel’in üzüm ve asma metaforu kitapta kenarda öylece durulanan bir epigraf değil; şiirin nasıl yürüdüğünü ele veren “minik” bir ipucu. Asma tek başına büyümez, bir yere sarılmak zorundadır. Ümit Çiçekli’nin şiiri de tam böyle çalışıyor: Gündeliğin direklerine dolana dolana yükselen ama bazen kendi ağırlığıyla aşağı doğru sarkan bir dil.

 

Bir kış akşamıydı; İstanbul’un o ağır, süt dolu memeye bulanmış, sokak lambalarının sarı ışığını bile yavaş yavaş emen akşamlarından biri. Şehrin böyle akşamları vardır; kalabalık doğrulmaz ama çağırışların içindeki anlam sanki biraz geri çekilir, biraz daha geri… İnsanlar yürür ama her biri kendi düşüncesinin içinde dolaşıyormuş gibi görünür; caddeler kalabalık olsa da herkesin iç dünyası kendi “minik” yalnızlığını kurar. Böyle akşamlarda şehir yalnızca bir mekân değildir; insanın zihninin içinde dolaşan düşünceler için geniş bir arka plan hâline gelir. Sokaklar doludur ama anlam sanki birkaç adım geriden gelir, gerisingeri… İnsan yürür, fakat zihni bir yere varmıyormuş gibi hisseder. Zoraki ileri, zor bela içeri. Belki de modern şehir hayatının en belirgin tarafı tam da budur: Herkes bir yere gidiyordur ama kimse gerçekten nereye gittiğini bilmiyordur: “Geriye kırık bir rüya kalmış, darmadağın yataklar”

Şehir insanın zihniyle tuhaf bir ilişki kurar. Kalabalık arttıkça insanın iç sesi de çoğalır. Çapraşık ilişkiler gibidir, hayat. Kimin eli bu, kimin cebinde? Sokakların gürültüsü ile zihnin sükûneti aynı anda var olur. İnsan kalabalığın içinde yürürken aslında kendi düşüncelerinin içinde dolaşıverir. Belki de bu yüzden büyük şehirler yalnızlık üretir. İnsan yüzlerce insanın arasında yürür ama yine de kendisiyle baş başadır. Modern hayatın en ironik taraflarından biri de budur: İnsanlar birbirine fiziksel olarak hiç olmadığı kadar yakındır ama zihinsel olarak hiç olmadığı kadar uzaktır: “Gelene aldanma bir fragmanla koca bir hayat mahvedilmez”

Böyle zamanlarda insanın zihni büyük düşünceler kurmaz aslında. Ayakkabının altındaki boku fark eder, köşedeki büfenin önünde üst üste yığılmış plastik kasaları görür, camı buğulanmış bir dolmuşun içinde belirsiz yüzlere bakar, bir vitrinin camında aniden kendi yansımasıyla karşılaşır, eve gidince yiyeceği yemeği düşünür ya da ertesi sabah erken kalkmak zorunda olmanın küçük tedirginliğini taşır. Hayat çoğu zaman böyle “minik”, sıradan ve neredeyse görünmez düşüncelerle akıp gider. İnsan büyük metafizik sorularla değil; küçük gündelik hesaplarla yaşar. Ama tam da bu sıradanlık içinde, insanın farkında bile olmadan düşünmeye başladığı “minik” boşluklar vardır. Zihin gevşer, dikkat dağılır ve düşünceler beklenmedik yerlerden çıkagelir: “Sırtıma herkesten geç damlayan bir yağmur, ıslanmışım”

Şiir tam da bu boşluklarda doğar. İnsan planlı bir şekilde şiir yazmaya karar verdiğinde çoğu zaman şiir gelmez. Ama zihnin gevşediği, dikkatin dağıldığı ve düşüncelerin rastgele dolaştığı anlarda beklenmedik bir dize beliriverir. Şiir biraz da zihnin kendi kendine kurduğu küçük tuzaklardan biridir. İnsan bir şey düşünmek istemez ama bir anda düşünmeye başlar. Bu yüzden modern şiir planlı bir mimariden çok düşüncenin kazalarına benzer. Şair bazen bir düşünceyi inşa etmez; yalnızca zihnin içinden geçen kırıntıları kayda geçiriverir.

O akşam da öyle oldu. Bir kahvehanenin önünden geçerken içerden yükselen bir kahkaha yürüyüşümü durdurdu. Kahkahalar tuhaf şeylerdir; çoğu zaman mutluluğun değil, hayatla baş edebilmenin sesidir. İnsan güler çünkü başka türlü yapamaz. Yavşaktır, biraz biraz… Bazen yoksullukla, bazen yalnızlıkla, bazen de dünyanın tuhaf ve çoğu zaman anlamsız görünen düzeniyle baş etmenin en pratik yolu gülmektir. O kahkaha tam da böyle bir kahkahaydı; biraz yorgun, biraz zoraki ama yine de dirençli. Sanki kahkahanın içinde hayatın bütün ağırlığıyla baş etmenin “minik” bir stratejisi saklıydı.

Ve nedense o anda okuduğum bir dize zihnimin içinden ağır ağır yükseldi:

“Şair dediğin işte kimdir

Barıştırmak için hayatla herkesi

kendini küstüren bir deli”

Bu dize yalnızca şiiri değil, şairin kaderini de anlatıyor gibi görünür. Çünkü şiir yazmak çoğu zaman insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi güçlendirmez; tam tersine o ilişkiyi daha karmaşık hâle getirir. Şair başkalarının hayatla kurduğu bağı güçlendirmeye çalışırken kendi bağlarının gevşediğini fark eder. Bu nedenle şiirin içinde tuhaf bir trajedi vardır. Şiir okur için bir anlam alanı olabilir ama şair için çoğu zaman bir huzursuzluk alanıdır. Hatta bazen şiir, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi onarmaktan çok o ilişkinin kırılganlığını daha görünür hâle getirir. Tam da bu noktada Ümit Çiçekli’nin şiiri belirli bir modern şiir geleneğinin içine yerleşir. Modern şiir çoğu zaman büyük anlatıları terk etmiş bir şiirdir. Artık kahramanlık hikâyeleri anlatmaz; insanın küçük kırılmalarını, gündelik hayattaki hafif sürtünmeleri ve görünmez yorgunlukları kaydeder. Çiçekli’nin şiiri de bu geleneğin içindedir. Onun şiirinde büyük trajediler yoktur; ama sürekli ve inatçı bir yorgunluk vardır.

 

 

Ancak modern şiirin bu yönü aynı zamanda bir risk de taşır. Gündelik hayatın dili şiire fazla yaklaştığında şiir ile sıradan anlatı arasındaki mesafe incelmeye başlar. Şiir bir noktadan sonra “gözlem defteri”ne dönüşebilir. Modern şiirin en önemli sorunlarından biri de budur. Şiir gündelik hayatı kaydederken kendi estetik gerilimini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Çiçekli’nin şiiri bu sınırın tam kıyısında dolaşır. Bazen gündelik hayatın doğrudan dili dizelere sızar. Ancak çoğu zaman dizeler arasındaki boşluklar ve ritmik kırılmalar bu dili yeniden şiirselleştirir. Şair burada büyük metaforlar kurmaz; daha çok “minik” dil kaymalarıyla şiirin ritmini oluşturur.

Kitabın açılışında yer alan “Olanlar” şiiri bu poetik tavrın en sade örneklerinden biridir:

“Çok geç uyuyorum

sabahları yorgun kalkıyorum

az yiyorum

altı kilo verdim”

Bu dizeler ilk bakışta şiirden çok bir günlük notu gibi görünür. Fakat modern şiirin önemli keşiflerinden biri şudur: Şiir artık büyük olayları anlatmak zorunda değildir. Bazen insanın varoluşu yalnızca yorgun uyanmak gibi “minik” bir ayrıntıda ortaya çıkar.

Ancak burada başka bir sorun daha belirir. Modern şiirin iç monologlara dayanması şiirlerin birbirine benzemesine yol açabilir. İnsan zihni tekrarlarla çalışır. Aynı düşünceler farklı günlerde yeniden ortaya çıkar. Bu nedenle iç monologlardan oluşan şiir kitaplarında zaman zaman tematik tekrarlar görülür. Çiçekli’nin kitabında da bazı şiirlerin aynı ruh hâlinin farklı varyasyonları gibi ilerlediği söylenebilir.

Fakat bu tekrar yalnızca bir zayıflık değildir. Modern hayatın kendisi de tekrarların hayatıdır. İnsan aynı sabahlara uyanır, aynı sokaklardan geçer, aynı düşünceleri tekrar tekrar düşünür. Bu anlamda şiirin tekrarları modern hayatın ritmini de yansıtır.

Şiirde dolaşan nesneler de bu poetik dünyanın önemli parçalarıdır. Plastik sandalyeler, mutfak masaları, kredi kartları, arıklar, kir, lunapark, ev içi eşyalar… Bu nesneler ilk bakışta sıradan görünür. Fakat modern şiirin önemli keşiflerinden biri şudur: İnsan dünyayla ilişkisini çoğu zaman büyük semboller aracılığıyla değil; küçük nesneler aracılığıyla kurar.

Çiçekli’nin şiirinde karşımıza çıkan şu düşünce kitabın poetik merkezini açıkça ortaya koyar: Bizim bütün vaatlerimizhayatın içinden, yoksulluktan, kirden, arıktan geliyor.

Burada vaat kavramı ironik bir anlam kazanır. Modern dünya sürekli vaat üretir: Daha iyi bir hayat, daha fazla mutluluk, daha parlak bir gelecek… Lakin bu vaatlerin çoğu zaman boş çıktığını hepimiz biliriz. Çiçekli’nin şiiri bu boşluğu saklamaz. Tam tersine şiiri bu boşluğun içinden kurar. Çünkü şiirin doğası da biraz böyledir: Şiir çoğu zaman gerçekleşmemiş vaatlerin dilidir: “Sen kaçmana bak arkadan sökülen gömlek iyidir”

(Şiirlerin ritmine baktığımızda ise içsel bir müzikal yapı ortaya çıkar. Bu müzikalite klasik anlamda ölçü ya da uyak üzerine kurulmaz; daha çok düşüncenin hareketinden doğar. Dizeler bir nehir gibi akarken araya yerleşen küçük kırılmalar şiirin iç gerilimini oluşturur. Çünkü ritim yalnızca ses meselesi değildir; ritim aynı zamanda düşüncenin hareketidir. Çiçekli’nin şiirinde ritim çoğu zaman içsel bir konuşma gibi ilerler. Sanki şair kendi kendine konuşuyormuş gibi görünür. Bu nedenle şiirler bir tür iç sesler toplamı gibi okunabilir.

Şairin sezgisel dünyası da bu iç seslerle şekillenir. Bu dünyada öfke, kırılma ve bedensel gerilim sürekli dolaşır. Bu üç damar şiirin temel enerjisini oluşturur. Çünkü şiir çoğu zaman sakin bir anlatı gibi başlar ama bir anda içsel bir patlama ile kesilir. Bu patlamalar bazen politik bir tavra dönüşür, bazen de metafizik bir sorgulamaya: Hem modernisthem kapitalist…

Çiçekli’nin şiirinde dikkat çeken bir başka damar ise modern bir tasavvufi gerilimdir. Fakat bu tasavvuf klasik bir mistik söylem değildir. Daha çok modern bir inanç krizinin içinden geçen bir arayıştır. Şairin dünyasında kulluk ile aşk arasında gidip gelen bir ruh hâli vardır. Tanrı’ya yaklaşmak isteyen ama dünyadan da kopamayan bir ruh hâli. Bu nedenle şiirlerde zaman zaman mahcup bir ses duyulur. Bu ses, insanın hem dünyaya ait hem de dünyaya yabancı olduğunu hatırlatan bir sestir: “Müslüman olmaya çalışan adamlar”

Kitabın bütününe baktığımızda şiirlerin bir tür iç monologlar toplamı gibi ilerlediğini görürüz. “Belki Anlatabilirim”, “Bulantı”, “Mutlu Bir Yürüyüş” ve “Taşın Taşa Dediği” gibi şiirler bu iç monologların en belirgin örnekleridir. Sanki şair uykusuz gecelerde zihnine doluşan düşüncelerin kaydını tutmuştur. Bu kayıt bazen bir günlük gibi görünür, bazen bir dua gibi, bazen de modern insanın içsel konuşması gibi. (Her zaman bir ayrımdır, son. Kitabın finali, son konuşma külçe-ler toplamıdır: “Huzursuz Nakarat”)

Elbette kitabın bazı riskleri de vardır. Özellikle bazı şiirlerin sesleri birbirine fazla yaklaşır. “Başarısız Taşralı”, “Paradoks” ve “Bulantı” arasında güçlü bir akrabalık hissedilir. Bu durum zaman zaman şiirlerin birbirini tekrar ettiği duygusunu yaratabilir. Fakat modern şiirin doğasında da böyle tekrarlar vardır. Yenileyelim: Çünkü modern hayatın kendisi de zaten tekrarlarla doludur. Aynı sokaklar, aynı otobüs durakları, aynı düşünceler… İnsan çoğu zaman aynı hayatı farklı günlerde tekrar tekrar yaşar.)

Kitabın sonlarına doğru “Pusulasız Final” şiirindeki şu dize farklı bir yoğunluk taşır:

“Kendini bekleyen bir duvarın bir gönlü olmalı”

Bu dize yalnızca şiirin değil, belki de şiirin imkânlarının kendisini anlatır. Çünkü şiir biraz da böyle bir şeydir. İnsan bir duvarın karşısında durur ve o duvarın içinde bir gönül olup olmadığını merak eder. Çoğu zaman cevap alamaz. Ama yine de o soruyu sormaktan vazgeçmez.

Belki “ilk” şiir zaten budur.

Hayatla herkesi barıştırmaya çalışırken insanın kendisiyle arasını biraz daha açan o tuhaf, o inatçı, o hafifçe deli dil.

Ve insan “ilk” kitabı kapattığında fark eder ki şiir aslında hiçbir şeyi çözmemiştir.

Ama nedense dünya yine de biraz daha katlanılabilir görünmektedir.

Previous

ŞİİRİN KENDİNE KÜSTÜĞÜ YER | Kadir Tepe

Related posts

Bir yanıt yazın

Required fields are marked *