Subscribe Now

* You will receive the latest news and updates on your favorite celebrities!

Trending News

Ruhsatsız

TÜRKİYE EDEBİYATTA NE BULACAK? | Peyami Safa Gülay
Deneme

TÜRKİYE EDEBİYATTA NE BULACAK? | Peyami Safa Gülay 

 

“Edebiyat nedir?”. Dört yıl süren doktora maceramda mesele bu soru etrafında dönmüştü. Edebiyatın ne olduğunu anlayabildim mi, yoksa anlayamadım mı, başka mesele. Fakat şu kadarını anladım: Edebiyatı sınava hazırlık kitaplarında anlatıldığı gibi bir şey zannetmek entelektüel bir hata değil, hayatî bir hata. Edebiyatla gündelik olanın, edebiyatla hayati olanın arasındaki sıkı ilişki, klasik edebiyatlarda zaten apaçıktır. Modern edebiyatla değilse de modern edebiyat çalışmalarıyla bu ilişkinin kaybedilmesi pahalıya mal oldu. Bugün herhangi bir meselenin halli için edebiyata müracaat etmek, edebiyat dergisi çıkarmak, bir şaire kulak kabartmak, bir şekilde edebiyatla temasa geçmek iyi ihtimalle fantezi seviyesinde bir şey olarak görülüyor. Bu hatanın yaygınlığı, edebiyatın bir fantezi olarak icra edilmesi sonucunu da doğurdu tabii. Bir arz talep dengesi oluştu. Bugün bir edebi eserin ciddiye alınması için Christopher Nolan tarafından sinemaya aktarılması gerekiyor. Buradaki iki büyük problem gözden kaçmamalı: İlki, edebiyat ekranın taleplerine tabi olan bir şey haline geliyor. Platformlara satılan edebi eserler bunun bariz örneği. İkincisi, edebiyat sadece üst düzey edebî eserlerden ibaret bir şey olarak kodlanıyor. Bu ikinci problem edebiyatın gündelik, dolayısıyla hayati boyutunu gözden kaçırmamıza sebep oluyor.

Bir örnek: Geçtiğimiz aylarda sosyal medyada bir haberle karşılaştım. Gaziantep’in bir ilçesinde artık mevlit törenlerinin yapılmaması kararı alındığı yazıyordu haberde. Mevlit için harcanan parayla hayır yapılacakmış. Sosyal medyaya güven olmaz. Belki de uydurma bir haberdir. Fakat hepimiz böyle bir düşüncenin zaman zaman dillendirildiğine şahidiz: Ritüellere para harcanmasın, bunun yerine hayır yapılsın. Buradaki iki şeyi birbirine karıştırma hatasını şimdilik boş verelim. Fakat böyle bir karar ancak bir toplumun edebiyatta ne bulacağını, bugüne kadar edebiyatta ne bulduğunu bilmeden alınabilecek bir karardır. Böyle bir atmosferde robotların dünyayı ele geçirmesine gerek kalmaz. Zorunlu olmayan hiçbir şeyi yapmayalım. Oradan artan enerjiyi zorunlu yerlere sarf edelim. Hiç kimse, hiçbir toplum, hiçbir kültür böyle bir şeyi uygulamaz. Uygulayamaz. Aklımıza ilk gelen şeylere daima şüpheyle yaklaşmamız gerekir.

Türkiye’nin edebiyatta bulacağı şey konusunda edebiyatı hem üretenlere hem de onu tüketenlere görev düşüyor. Edebiyatın haddinden fazla estetize olması bir problem. Bu müthiş zor bir problem: Edebî olacak kadar estetik ama hiçbir şey söylemeyecek hale gelecek kadar da estetize değil. Galiba sanatçı, bu dengeyi tutturabilen kişi oluyor. Fakat edebiyatın tüketicileri, muhatapları da edebiyatı ciddiye almakla mesul. Türkiye “bana edebiyat yapma” deyiminin anlam taşıyacağı son yer olmalı. Edebiyat hayat memat meselesi olarak görülmeli.

Elbette edebiyat toplum içindir gibi bir şeyden bahsetmeye çalışmıyorum. Kastım daha çok edebiyatın bir kültürün şahsiyetini temsil edişiyle ilgili. Dünyanın normal zamanlardan geçmediğini söylemek için allame olmaya gerek yok. Biz “acaba savaş çıkacak mı?” diye düşünürken dünyanın muhtelif yerlerinde birkaç savaş hâlihazırda zaten sürüyor. Siyaset bilimciler dünyanın her yerinde yükselen muhafazakâr hareketleri anlamlandırma gayretinde. Çoğu zaman bu anlamlandırma gayretlerine istihza eşlik ediyor. Halbuki bu muhafazakâr refleksleri açıklamak için istihzaya değil, tarihe müracaat etmek gerekir: Kültürler, dolayısıyla toplumlar, kriz zamanlarında kodlarına dönerler. Bu dönüş doğru olur, yanlış olur, eksik olur, tam olur… Ama bir şekilde olur. Alın size edebiyatı küçümsemenin, onu zorunlu haller dışında bir şey olarak görmenin doğurduğu sıkıntılardan biri: Kültürlerin, toplumların bu dönüşünü bir ihtiyaç, bir bilinç hali olarak değil de hamasi bir şey olarak değerlendirme hatası. Kültürler birbirlerinden nefret ettikleri için hamaset edebiyatına sığınmıyorlar. Aleyhlerine bir direnç gördüklerine “şimdi ne yapacağız?” sorusunun cevabını edebiyatta buldukları için edebiyata dönüyorlar.

Cinsiyetsizleştirme dümenini sadece biyolojik bir mesele olarak görmek hata olur. Evrensellik etiketiyle pazarlanan küresel kültür herhangi bir sanata, dolayısıyla edebî bir esere de ancak şahsiyetinden soyunması kaydıyla vize veriyor. Buna katılır mısınız yoksa modası geçmiş bir aşağılık kompleksi olarak mı değerlendirirsiniz, bilemem. Fakat benim açımdan tablo net: Türkiye’nin edebiyatta, edebiyatı ciddiye almakta bulacağı şey bizzat kendisidir. Fakat tek bir şartla: Edebiyatı ideolojik heyecanlara indirgemeyerek.

Öyleyse bu şahsiyetin, şahsiyetimizin tarihte en baskın şekliyle tezahür ettiği örneklere, üzerimizde en fazla tesir bırakmış örneklere dikkat kesilmek de bu mesuliyete dahil olmalı. Yakup Kadri’nin bir mevlit icrasına şahit olduğu zaman yazdıklarını hatırlıyorum. Bu koordinasyona ve ortaya çıkan duygudaşlığın kendiliğindenliğine inanamıyor, “nasıl bir güç bunu sağlayabilir?” diye düşünüyordu. Edebiyat tartışmasının bir romanı alıp köşemize çekilerek okuyor oluşumuzun çok ötesinde olduğunu anlamak gerekir. Gerçek bir edebiyat tartışması biz farkında olmasak bile bizi, hayatımızı, geleceğimizi belirleyen edebiyatı aramak, onun bize ne yaptığını, bizim onda ne bulduğumuzu anlamak gibi görevlerle yürümeli. Yeni bir edebî eser, bu sorulara yaslanarak ortaya çıkmalı.

Bu hassasiyetin politik önemi ise şu: Sadece biyolojik varlıklar değil, şahsiyetler de cinsiyetsizleştiriliyor. Bugünkü nesiller savaşların, uluslararası rekabetin, herkesin tetikte birbirinin tökezlemesini beklediği dünyanın geçmişte kaldığını zannederek yaşıyor. Zaten farkında olanlar müstesna, fakat meselenin farkında olmayan gençlere hiçbir şeyin ciddiyeti anlatılamıyor. Dünyanın neredeyse son on yılı sıcak çatışmalarla geçiyor olmasına rağmen anlatılamıyor. Çünkü gerçek duygular da cinsiyetsizleştirildi. Kültürlerin mitlerini, geleneklerini, tarihlerini, yüzlerce yıl işlemiş adetlerini küçümsemenin zaten baştan planlanmış sonucu bu. Hiçbir yücenin kalmadığı, her şeyin nedeninin merak edildiği, her şeyin ispatının istendiği bu atmosferin yaratılmasıyla edebiyat arasında, edebiyatı kavrayışımız arasında sıkı bir ilişki var. Bunun birdenbire olmadığını anlamak için edebiyat nedir sorusuyla, edebiyatta ne bulacağımız sorusuyla yüzleşmemiz lazım.

Zamanımızı her şeyden memnuniyetsiz bir halde ve gerçekte olmayan, zaten hiçbir işimize de yaramayacak şeyleri isteyerek tüketmeye devam mı edeceğiz? Yoksa “şimdi ne yapacağız?” sorusunu önemsiyor muyuz? Bu noktada bir karar vermeli ve ikinciyi seçiyorsak edebiyatın ne olduğu üzerine, edebiyatta ne bulacağımız üzerine düşünmeliyiz.

Previous

TÜRKİYE EDEBİYATTA NE BULACAK? | Peyami Safa Gülay

Related posts

Bir yanıt yazın

Required fields are marked *