Subscribe Now

* You will receive the latest news and updates on your favorite celebrities!

Trending News

Ruhsatsız

VESAYET DEMOKRASİSİNDEN SERBEST DÖVÜŞE: AMERİKA’NIN YENİ MEVZİSİ | Semih Samyürek
Deneme

VESAYET DEMOKRASİSİNDEN SERBEST DÖVÜŞE: AMERİKA’NIN YENİ MEVZİSİ | Semih Samyürek 

 

Gazâ Kültürü yazımda, Pax Americana’nın (Amerikan Barışı) sonunun geldiğini birçokları gibi ben de vurgulamıştım. Fakat bu sona erişin ne anlama geldiğini biraz detaylandırmak gerektiği kanaatindeyim. ABD, gâvur takvimiyle 2025 yılının son aylarında sessiz sedasız iki beynelmilel anlaşmaya imza attı. Anlaşmaların biri Kamboçya ile diğeri Malezya ile yapıldı. Bu iki anlaşmayı incelediğimizde görüyoruz ki; ABD, anlaşma imzaladığı ülkelere satacağı mallar için kendi standartlarını esas almaya doğru bir adım atıyor. Yani evrensel kaideler, üçüncü taraf denilen bağımsız laboratuvarlar bir tarafa bırakılıyor.

Misal ABD’nin Malezya ile yaptığı ticaret anlaşmasına göre, eğer Amerika’da bir mal için bağımsız laboratuvar onayı gibi üçüncü taraf uygunluk değerlendirmeleri şart değilse, Malezya bu malı ithal ederken “ille de bağımsız laboratuvar raporu istiyorum” diye diretmeyecek.

Anlaşmanın başka bir maddesinde, ABD, Malezya’yı uluslararası işçi haklarını korumaya icbar ediyor. Okurlar şaşırabilir fakat ABD, kendi üretim maliyetlerinin yüksek olmasından dolayı Malezya’nın daha ucuz işçi maliyetlerine sahip olarak avantaj elde etmesinin önüne geçmeye çalışıyor. İşçi haklarının verilmesi; Malezya’da tüketimin artması, işçilerin zincirlerinden başka kaybedecek şeylerinin olması gibi sonuçlar doğurarak, dünya sisteminin icbar ettiği tüketim kültürünü de besler.

Bu noktada akla şu sual gelebilir: “Öyleyse ABD ile ticari bir rekabette bulunabilmek için işçi haklarını vermeyelim mi?” Birçok devletin yöneticilerinin aklına gelen sual de budur. Fakat bir Müslüman, işçiye hakkını alnının teri kurumadan teslim et, diyen peygamberine kulak verecek olursa, sualin o kısmını değil, “ABD ile ticari rekabet” kısmını sorgulamaya başlar ki bu nokta bir Müslümanın “aydınlanmaya” başladığı noktadır.

Anlaşmanın bir diğer maddesinde, ABD’nin üçüncü ülkelere (Tabii bilhassa Çin’e) uygulayacağı tarifelere Malezya’nın uygun davranması şartı getiriliyor. Beynelmilel kaidelerin yerine ABD ve müttefiklerinin ‘serbest dövüş’ stili ikame ediliyor.

ABD, Küreselleşme olarak tarif edilen; iktisadî, hukukî ve sâir her işin evrensel kaidelerle yürütülmesi düzeninden niçin vazgeçiyor? Çünkü bu kaideler artık iktisadî olarak ABD’ye rakip olabilme gücüne erişen Çin’in, Kapitalizm’inyeni merkezi -başkenti- olma hedefine hizmet ediyor. Zira Çin, artık dünyaya düşük maliyetle çok ürün satabilen bir ülke haline geldi. 2025 yılında Çin, tam 1.2 trilyon Dolar cari fazla verdiğini duyurdu. Küresel kaideler ABD lehine belirlenirken, ABD dünyada rakipsiz bir iktisadî güçtü. Bugün iktisadî şartlar değişti. Haliyle, küresel şartlar da değişmek mecburiyetinde. Bir başka deyişle ABD, dünya sistemi içindeki merkezî konumunu muhafaza edebilmek için yeni bir mevziye geçiyor.

Bu mevziyi bir başka misalle daha detaylandıralım. ABD Başkanı Trump, geçen yılın sonlarında bir Varlık Fonu tesis etti. Bu fon aracılığıyla kendine en sadık ülkelerden olan Japonya ve Güney Kore’yi yüz milyarlarca Dolar olmak üzere, kendi sanayileşme atılımına yatırım yapmaya zorladı. Bu iki ülke elbette çeşitli gümrük vergileri ve askerî harcamaların üzerlerine yıkılması gibi ikna edici sebeplerle bu işe girişti.

Japonya daha önce de ABD’nin kurtarılması için adımlar atmıştı. 1985 yılında ABD, Japonya’nın dahil olduğu G-5 ülkeleri arasında imzalanan Plaza Anlaşması; Dolar’ın değerinin düşürülmesini hedefliyordu. Dolar’ın değeri düşecek, böylece ABD ticari rekabette tekrar avantajlı hale gelecekti. Anlaşma uyarınca Japonya, bile isteye kendi para birimini iki kat değerli hale getirdi. Bu durum da kısa sürede Japonya’da alım gücünün düşmesi, emlak ve arazi fiyatlarının fırlaması gibi vahim sonuçlar doğurdu. Bir ülke göz göre göre kendi aleyhine ve ABD’nin lehine olan böyle bir işe nasıl kalkışır? Ancak ve ancak bu sualin peşinden gidenler, dünya sistemini anlamaya başlayabilir. Anlamaya başlayanlar; ABD’nin küresel oligarşi ihracının ve her ülkede kurumsallaştırılmasının kuyruğunu yakalayabilir.

Yukarıda saydığım misaller gösteriyor ki ABD; Monroe Doktrini’ne dönerek kabuğuna çekilmiyor. Pax Americana’yıbozarak güç kaybetmiyor. Evrensel kaideleri yıkarak akıldışı bir deliliğin peşinden gitmiyor. Yüzeysel ve ucuz analizlerin peşine takılmayalım. ABD’nin niçin böyle bir yeni mevziyegeçtiğini anlamak için bir başka noktaya, liberal Batı demokrasisinin içine yerleştirilen oligarşik yapılara bakalım. Vesayet demokrasisini (Tutelary Democracy) anladıktan sonra, bugünkü ABD-Çin kavgasını anlayabiliriz.

Kapitalist sistemin can damarı ABD’dir. Bu sebeple her çevre ülke yahut denetlenen ülke diyelim, ABD’nin ayakta kalmasına muhtaçtır. ABD’nin bugün aldığı yeni mevziyianlamak için de bu hakikati idrak etmek gerekir. ABD’nin Çin ile mücadelesinin temelinde, dünya sisteminin merkezi olma imtiyazının korunması yatıyor. Ay’ın Dünya etrafında dönmesi gibi ABD’nin etrafında dönen çevre ülkeler kendi aleyhlerine gibi görünmesine rağmen ABD’nin lehine olan icraatlere bu sayede razı gelirler. Bu rıza, demokrasinin içine yerleştirilmiş olan oligarşiler yani güç odakları yoluyla üretilir.

Peki dünya sisteminin reisi ABD niçin yönetim biçimi olarak “vesayet demokrasisini” (demokrasi içinde oligarşi) tercih etmiştir? Çünkü kapitalizm için en kullanışlı, en işlevsel yönetim biçimi budur. Monarşiler, aristokrasiler, diktatörlükler rıza üretimi hususunda ‘demokrasi içinde oligarşi’ sistemine göre sınıfta kalırlar. Rıza üretimi, tüketim kültürünün olmazsa olmazıdır. İnsanlara hiç ihtiyaç duymadıkları lüzumsuz ve abes ürünler için para harcatmak, onları her sabah fabrikalara tıkıştırmaktan daha mühimdir. Demokrasi, seçim, sandık gibi olgular sistemin en kritik illüzyonudur. Tercih edilen “demokrasi içinde oligarşi” yönetim biçimi ile, sistemin işleyişini sekteye uğratabilecek olan ne kadar alternatif siyasi mevzilenme varsa, sistem içine kanalize edilebilir. Rıza üretiminin hegemonya yoluyla sağlandığını birçok kez işledim. Yazımın bu noktasından itibaren, rıza üretiminde hayatî rol oynayan oligarşinin üzerinde duracağım.

Demokrasi sistemi; iç buhranlar, güç savaşları, çalkantılar ve seçimler nedeniyle bürokrasi kadrolarının sürekli olarak değişmesini beraberinde getirir. Bu problem, devletlerin uzun vadeli planlar yapmasına mani olur. ABD, bu zaafı bertaraf etmenin yolunu bulmuş ve demokrasi içinde bir oligarşi sistemi kurmuştur. Demokrasi içindeki oligarşi; komprador bir oligarşik zümrenin demokratik sistem içine anayasal bir zeminde yerleştirilmesi suretiyle bulunduğu ülkedeki iktisadî ve kültürel hayatı ABD’nin güdümüne sokmasıdır. Bu sistem uyarınca; vitrindeki sandık, iktisadî katılım, sivil örgütlenme hakları vb sayesinde halkın rızası temin edilir. Hükümetler değişir fakat bürokratlar değişmez. Devlet idaresi, iktisat ve kültürel hayat hepsi belirli bir azınlık grubun elinde bulunur.

ABD, dünyaya demokrasiyi dayatırken, kendi bürokrasi omurgasını oligarşik bir yapıyla tek elde tutmuştur. Bu yapı siyasi literatürde WASP adıyla bilinir. “White Anglo-Sakson Protestant” yani Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan. Bu imtiyazlı zümre, ekseriyetle “Ivy League” adıyla bilinen  üniversitelerden mezundur. Son dönemlerde bu elit zümrenin bir dönüşüm geçirdiği söylenebilir. Artık beyaz olmayanlar ve Protestan olmayanlar da WASP içinde yer alabilmekte. Zira WASP, üyelerinin tamamının ortak özelliklerinden yola çıkılarak verilmiş bir isim iken bugün bir ruhu anlatan bir isme dönüşmüştür. Benzer bir dönüşümü Türkiye’deki Beyaz Türklerde de görebiliriz. Eskiden Beyaz Türk tarifi yalnızca seküler kesimi kapsardı. Bugün ise muhafazakâr Beyaz Türklerin varlığından söz etmek mümkün. (Nitekim Türkiye’de 2002-2016 arası yaşanan kavgalar tam da bu elit değişiminin sancısıydı.)

Bizdeki ‘Beyaz Türkler’ tabirinin WASP’tan alıntı olduğunu da ekleyelim. WASP’ı besleyen üniversitelerin oligarşik yapısı Ivy League adıyla 1954 yılında kurumsallaştırıldı. Manidardır ki; bu adımdan yalnızca 7 yıl sonra Türkiye’de Beyaz Türklerin tahakkümü -kökleri çok daha eskiye dayanmakla beraber- 1961 anayasasıyla yasal bir zemin kazanmış, kurumsallaşmıştır. Türkiye’nin kurumsal yapı olarak ABD’ye benzetilme hikayesi 1960 darbesiyle başlar. Dünya sistemi içinde, hemen her ülkede bulunan bu oligarşik elitist yapılar, kültürel hegemonyayı da elinde tutar. Ülkedeki makbul sayılan aksandan adab-ı muaşeret kurallarına kadar sosyal hayatın mihenk taşı onlardır. Medya gücüne sahiptirler. Üniversiteler ağıyla hem bürokrasiyi hem özel sektörü dizayn ederler.

Bu oligarşik yapılanma, elbette sadece ABD’ye ve Türkiye’ye mahsus değildir. İngiltere’de bu ağın muadili “OldBoys Network” olarak bilinir. Fransa’da 1945 yılında kurumsallaştırılan “Enarques” namıyla meşhur, elitist bir kültür oluşturan ve yine üniversitelere dayanan bir yapılanma vardır. Japonya’dan Pakistan’a, Almanya’dan İtalya’ya dek dünyanın dört bir yanında bu elitist yapıları görmek mümkündür. Mesela İtalya’da “Salotto Buono” adıyla maruf, Kuzey İtalyalı sanayiciler ve bankacılardan oluşan güçlü bir çevre vardır. Tıpkı “Beyaz Türk” gibi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Dünya Sistemi’nin dümenine ABD’nin geçtiği sıklıkla zikredilir. Bu iddianın kuru bir ezberden ziyade bir hakikati ifade ettiğini yukarıda sıraladığım oligarşik yapılar kâfi derecede ispat etmektedir. Fakat manzaraya biraz daha yakından bakmak için Almanya, Japonya ve Türkiye arasındaki şaşırtıcı bir benzerliğe odaklanmak yerinde olacaktır. 1947 Japon anayasası, 1949 Almanya ve 1961 TC anayasası arasındaki ruh ikizliğinden söz ediyorum. 1945 yılında mağlup olan ve işgal altında bulunan Japonya ve Almanya’da yeni anayasalar tanzim edilir. Türkiye’de de 1960 yılındaki darbeye müteakip 1961 yılında yeni bir anayasa yapılır.

Her üç anayasada da çift meclisli bir yapı öngörülür (Almanya’da Bundesrat, Japonya’da Danışmanlar Meclisi, Türkiye’de Senato). İkinci meclisler bu üç ülkede de devletin nizamının ‘elden kaçmaması’ için gerekli yetkilerle müsellahkılınır. Üç anayasayla da Anayasa Mahkemeleri kurulur. Üç anayasa da üç ülkedeki devletin başını sembolik bir makama dönüştürür. 10. yüzyılda yaşamış olan Selçuk Bey’den 1960 yılına dek yani tam 1000 yıllık bir süreyi baz alacak olursak, Türkler tarih boyunca görmedikleri kadar yetkisiz devlet başkanlarına maruz bırakıldılar. Tarihin gördüğü en yetkisiz devlet başkanları 1961 anayasasıyla Türkiye’de, 1947 anayasasıyla Japonya’da , 1949 anayasasıyla Almanya’da sahneye çıktılar. 1960 darbesi Türkiye’nin Batı vesayetine girişini  resmen kurumsallaştırmıştır.

Söz konusu anayasaların tamamı o zamana dek görülmüş en ‘özgürlükçü’ ve ‘barışçıl’ metinler olarak takdim edilmiştir. Üç metin de devleti, halkın refahından mesul tutan yeni bir anlayış sergiler. Böylece gerekli görülen hallerde üç devlet de piyasaya müdahale edebilecektir. Görünürde demokratik, hakikatte oligarşik olan bu üç anayasa da üniversiteleri devlet idaresinden koparmıştır. Halkın refahı konusunda devleti bir oyuncu olarak sahneye sokan bu anayasalar, ne hikmetse söz konusu üniversiteler olduğunda birden bire devleti etkisizleştirmiştir. Yazıda bolca üzerinde durduğum gibi üniversiteler, ABD küresel nizamının can damarı hüviyetindedir. Her ülkede oligarşik yapılar özellikle üniversite çevreleri etrafında örgütlenmiştir. Her üç anayasa da işçi hakları konusunda o güne dek en ileri maddeleri barındırır (Yukarıdaki ticari rekabet bahsini hatırlayınız). Üç anayasada da mahallî yönetimler hiç sahip olmadıkları geniş imtiyazlara sahip olmuştur.

Modern hukuk devleti, ABD vesayeti altında bir siyasi atmosfer uyandırmaya hizmet etmiştir. Zira siyasetin sahası sınırlanmış, oradan doğan boşluğu ‘Beyaz Türkler’ doldurmuştur. Türkiye’nin 60 darbesiyle ABD vesayetine girmesi, yıllarca nasıl anlatılagelindi, bunu da ayrıca sorgulamak gerek. ABD’nin kişilerden çok sistemlerle ve kurumsal mekanizmalarla alakadar olduğu bu ülkede hiç anlaşılamadı.

1945’te mağlup olan ve bilfiil işgal edilen Japonya ve Almanya birer anayasa yapıyor ve neredeyse aynı özellikleri haiz bir anayasayı biz 1961’de kabul ediyoruz. 1985 yılında Japonya, açıkça kendi aleyhine olan kararları (Plaza Anlaşması) nasıl alabiliyor? Sualinin cevabı umarım ortaya çıkmıştır.

ABD; Japonya’dan Almanya’ya ve Türkiye’ye uzanan geniş bir coğrafyada; görünüşte daha demokrat, çoğulcu ve halkçı, lakin hakikatte oligarşik bir ağ ile örülmüş girift bir nizam inşa etmiştir. Japonya’nın 1947 anayasası ve Almanya’nın 1949 anayasası, vitrinde son derece halkçıdır; seçilmişler meclisi, kalıtsal vekiller meclisinden çok daha yetkili kılınmıştır.

1961 anayasasının mimarlarından biri olan İsmet Giritli; 1949 Alman anayasasından ilham alındığını meclis kürsüsünden ikrar etmiştir. Yine 1961 yılında senatoda CHP vekili olan hukukçu Şefik İnan da: “Yeni tasarının yetmiş altı maddesi ile, eski Anayasamızın değişikliğe tâbi tutulan maddelerindeki yenilikler geniş ölçüde, birkaç istisna ile, Batı medeniyetinin başlıca unsurlarından olan üç memleketin, Fransa’nın, Almanya’nın, İtalya’nın yeni Anayasalarından alınmıştır.” itirafında bulunmuştur. Coğrafyalar farklı, aktörler farklı ama yöntem aynı. Bu kadar benzerlik, hakikaten bir tesadüf olabilir mi?

ABD’de WASP, Türkiye’de Beyaz Türkler, İtalya’da Salotto Buono, Fransa’da Enarques, İngiltere’de Old BoysNetwork, Japonya’da Gakubatsu… Misaller artırılabilir. Bu daimi müsteşarlar oligarşisi İngiltere’de ‘Yes Minister’, Türkiye’de “Sayın Bakanım”, Fransa’da “Quai d’Orsay”, Japonya’da “Shin Godzilla” gibi yapımlarla hicvedildi. Fransa’da Pierre Bourdieu akademik olarak “La Noblessed’État” (Devlet Soyluları) meselesini işledi. Türkiye’de Beyaz Türklere karşı bir hareket hiç başlamadı. Yalnızca birileri kendine “yer açtı”.

Donald Trump’ın, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’enazaran daha aceleci bir siyaset izlemesinin sebebi; ABD’de yerleşik nizamın (WASP) geçirmekte olduğu sancılı sosyolojik dönüşümle yakından irtibatlıdır. Bu, elbette müstakil bir bahistir. Şi’nin ise acele etmek gibi bir mecburiyeti yoktur. Zira Çin’de demokrasi kisvesi altına gizlenmiş bir oligarşi değil; açık bir parti-devlet otokrasisi hüküm sürer. Bu sebeple; ABD ve Türkiye gibi ülkelerin tecrübe ettiği, ‘demokrasi içindeki güç odaklarının sancılı devir-teslim süreçleri’ Çin’de yaşanmaz. Bu yapısal fark Şi’ye zaman kazandırırken, Trump’ı zamana karşı yarıştırır. Trump’ın bu zaman darlığı sebebiyle attığı süratli adımları onun ‘deliliğine’ hamletmek kolaya kaçmaktır; bunu ABD tipi demokrasinin yapısal bir handikabı olarak okumak, şüphesiz daha isabetli olacaktır. 

Hülâsa, Müslümanların hedefi, dünya sistemi/küfür sistemi karşısında kısa vadeli kazanımlar uğruna gerçek ve büyük başarılardan feragat etmemek olmalıdır. Zira İslam dininin değerleri, Müslümanları dünya sisteminin piyasa dini ile kaçınılmaz bir zıtlaşmaya ve cepheleşmeye zorlar. Marksizm, dünya sisteminin yalnızca iktisadî mekanizmasıyla meşgul olarak, sistemi alt edemedi. Hippilik, 20. yüzyılda tüm dünya gençlerinde bir heyecan uyandırmasına rağmen sahip olduğu bütün silahları (Rock müzik, bol giyim tarzı, çevrecilik vs) dünya sistemine kaptırdı. İki alternatif de dünya sisteminin bir “din” oluşunu gözden kaçırdığı için başarılı olamadı ve olamaz. Düne kadar vatan kıldığımız topraklarda İslam dini; iktidar kavramının içinde yaşadı. Kapitalizm’in neşvünema buluşundan sonra ortaya çıkan dünya sistemi Türk topraklarında da hakimiyet kurduktan sonra ise işler değişti. Bugün İslam dini, sistemin ana hatlarına zarar vermediği ölçüde yaşayabiliyor. İşte bu sebeple Kapitalist dünya sistemine karşı kendini Kitap’tan ayrı tutmayanlar ve Kitap’ın ayrı ayrı değerlendirilmesine meydan vermeyenler bir direniş hattı inşa edebilirler. Bu da gazâ kültürünü kültür edinen -yani varlığını yalnızca birbirine borçlu hisseden- Müslümanlar eliyle gerçekleştirilebilir. Kapitalizm dinine karşı İslam dini; hak geldi batıl zail oldu, hükmü mucibinde zafere erişecektir.

Related posts

Bir yanıt yazın

Required fields are marked *