Jüpiter’in Callisto ayındaki direniş başladığında kimse şaşırmamıştı. Yeni Roma’nın güneş sistemindeki yüzlerce maden kolonisinden biri olan B-8521’deki isyancılar, kendi icat ettikleri üç beş silahla bir avuç güvenlik görevlisini öldürmüş, sonrasında bunu kendileri için büyük bir zafer ilan etmişlerdi.
İmparator XVII. Mussolini, Mars’taki devasa mermer sarayındaki tahtında oturmuş, Callisto’daki B-8521 kolonisinin isyanını anlatan raporu bir çırpıda okumuştu. Ardından Generali Vito Torrent’i huzuruna çağırmış, casuslardan birinin madende bulduğu yasaklı bir kitabı yüzüne fırlatmıştı.
“Bir avuç hınzır, Yeni Roma bayrağı taşıyan madenimizde evcilik oynuyor!” demişti.
General Torrent, bu sözü aklının en derinlerine kazıdı. Taht salonunun mermer zeminlerini, gökyüzüne uzanan yıldız haritalarıyla bezeli porselen tavanını, o tavanı taşıyan altın Korint düzenli sütunlarını ve yüce imparatorun saf altın tahtını görmek için gecelerini dualar ederek geçirmişti. İsteği yerine geldiğinde de tek yapabildiği boynunu eğip “Nasıl isterseniz.” demekti. Hayran olduğu imparatorun yüzüne bile bakamamıştı. Utancını nefret ateşine odun etti ve bir dahaki sefere imparatorun huzuruna göğsünü şişire şişire çıkmaya yemin etti. Sefil madencilerin isyanı bastırılacak ve Yeni Roma’nın sancağı bir kez daha yıldızlara çekilecekti.
Yeni Roma’nın isyana nasıl cevap verdiğini göstermek için iki yüz gemilik -bunların on üçü komuta kruvazörüydü- ibretlik bir filo ile Callisto’ya yola çıktı. İsyanı bastırmak zor olmayacaktı. Burada generali ilgilendiren konu bu karşı saldırının nasıl gözüktüğüydü. B-8521’in isyanı diğer maden kolonilerine cesaret vermişti, imparatorluğun bu cesareti kırması gerekiyordu.
İsyan üç Dünya günü içinde bastırıldı.
Astrolejyonerler, B-8521’in maden tünellerini zehirli gazlarla doldurdu. Yeraltını ev edinmiş isyancılar tünellerden kaçtıkları sırada çıkışlara yerleşmiş silahlı birlikler tarafından katledildiler. Madencilerin ellerindeki malzemeler ile yaptıkları derme çatma silahlar imha edildi. İsyanın mimarları yakalandı ve biri hariç hepsi infaz edildi.
General tüm saldırıyı, Callisto yörüngesindeki komuta kruvazöründen takip etti. Bu, şüphesiz imparatorluğa layık bir zaferdi. Hiçbir madenci B-8521’in akıbetini görüp “Biz de isyan edeceğiz!” diyemezdi.
Askerlerine emir verdi: “Yakaladığınız son generali bana bırakın. Onu ben infaz edeceğim.”
Üçüncü günün batımında beklenen haber geldi. Geriye kalan son “general” infaz için hazırdı. Vito, Callisto topraklarına iniş yaptı. İmparatorluğun renklerini taşıyan, altın işlemeli, özel araçlarla isyan mahkumlarının tutulduğu Abughraib cezaevine doğru yola çıktı.
Cezaevinin çığlık ve beton dolu koridorlarını adımladı. Ellerini arkasında bağlamıştı, göğsü şişkin, duruşu dikti. O, imparatorun kamçısıydı ve bunu etrafında salya sümük çığıran her madenciye kanıtlamıştı.
Son isyancı liderinin hücresine vardı. Kapı açıldı ve karşısında elleri zincirlenmiş, zorla diz çöktürülmüş bir çocuk gördü. Belki çocuk da denemezdi ama genç olduğu kesindi. Yaşı belki on yedi en fazla on sekiz olabilirdi.
Yanındaki gardiyana “Bu mu?” diye sordu. “Beni yanlış hücreye getirmediniz öyle değil mi?”
“Ta kendisi efendim. Karşınızdaki parazit, 20 lejyonerimizi katleden bir isyancı birliğinin lideriydi.”
Genç adama seslendi. Cevap alamadı. Aynı dili konuşmuyorlardı. Gardiyanlardan birinden dediklerini tercüme etmesini istedi. Gardiyanın çevirisine göre bu genç adam yirmi yaşında bir madenciydi. Sekiz yaşından beri B-8521’de çalışıyordu. İsyan planının mimarlarından birisiydi.
“Oldukça düzgün bir dili var, efendim.” dedi tercüme yapan gardiyan. “Çok tane tane ve anlaşılır konuşuyor.”
Kemerindeki tabancayı çıkardı. “Artık bir önemi yok.” dedi. “Şimdi söyleyeceklerimi bire bir tercüme et: Bu, Yeni Roma’ya başkaldırmanın yegane sonucudur.”
Gardiyan tercüme ettikten sonra genç madenci gülmeye başladı. Bir şeyler dedi. Vito tercümeyi beklemeden tetiği çekip isyancıyı öldürdü.
“Peki.” dedi tercüman. “Son sözü buydu. Size gülümsedi ve ‘peki’ dedi.”
Hücreyi terk ettiğinde istediği tatmini alamadığını hissetti. Bu anı uzun zamandır bekliyordu, imparatora kendisini kanıtlamıştı, tüm kolonilere imparatorluğun gücünü göstermişti ama içinde inkar edemediği bir boşluk vardı. Bu kolonileri zamanında fethettiğinde hissettiği o kutlu sevinç yoktu.
O gece, askeri yerleşkedeki özel çadırında, mumla aydınlattığı İmparator XVII. Mussolini portresinin önüne çöktü ve bu boşluk hissinden kurtulmak için dualar etti. Zaferini hissetmeye muhtaçtı. Oysa işi daha yeni başlıyordu.
Sonraki sabah sıra dışı bir habere uyandı. Dün infaz ettiği genç isyancı hücresinde canlı bir şekilde bulunmuştu. Önceki gün, kafasına kurşun ile açılan delikten iz yoktu. Sanki hiç infaz edilmemiş gibi öylece hücresinde bekliyordu.
Aklını yitirmemiş olduğundan emin olmak için yanındaki lejyonerlere sordu. Evet, o genci dün infaz etmişti. Hücresine yürürken yanındaki gardiyanlara sordu, evet onlar da infaza şahit olmuşlardı.
Hücrenin kapıları açıldı. Mide bulandırıcı bir dejavu misali, genç yine diz çöktürülmüş halde -oldukça canlı bir şekilde- öylece duruyordu.
Tercüman yardımı ile gence neler olduğunu sordu. O da bilmiyordu. Son hatırladığı şey silah sesiydi ve ardından yeni güne uyanmıştı. Askerler içeri gelene kadar kötü bir rüya gördüğünü zannediyordu.
Bu açıklamanın ardından, hücreyi gergin bir sessizlik kapladı. General Torrent, durumu nasıl karşılayacağından emin değildi. Üstüne düşünmek de istemiyordu. Yaşananın rasyonel bir açıklaması yoktu. Buna ihtiyacı da yoktu. Tabancasını çekti, “Bu Yeni Roma için!” diye bağırdı ve tekrar tetiği çekti. İsyanı bastırma işi, olması gerekenden bir gün fazla sürmüştü.
Çadırına döndüğünde görevlilerin eşyalarını taşıdığını gördü. İmparatorun portresi ile göz göze geldi. İşi bitirdiğinden emin olana kadar o çadırdan ayrılmayacaktı. “Çadırları geri kurun!” diye bağırdı. “Ben emir verene kadar hiçbir yere gitmiyoruz.”
Süreç gereğinden uzun sürmüş olabilirdi ama işi bitirdiğinden emin olacaktı. İmparatora yarım yamalak bir işle geri dönmeyecekti.
O gece gözüne uyku girmedi. Geçirdiği günün gerginliği damarlarına işlemişti. Saf kumaştan yapılmış Yeni Roma bayrağının renkleriyle kaplı yatağında bir sağa bir sola dönüyor, aklından akan düşünceleri durdurup uykuya dalamıyordu. Ardı arkası kesilmeyen sorular tüm huzurunu kaçırmıştı. O gece bulutlarda yatsa uyuyamazdı.
Sonraki gün, işler iyice sarpa sardı. Gün ağarırken askerler çadırın önüne dikildiler ve ona, dün infaz ettiği gencin yine canlı bir şekilde hücresinde bulunduğunu söylediler. Bu durum artık mantık sınırlarını tamamen yerle bir ediyordu. Hücreye girdi, genç adamı döverek öldürdü, ardından cesedinin ateşe atılması için emir verdi.
Bu yeterli olmamıştı. Yeni güne yine aynı haberle uyandı. Bu sefer isyancının parçalara ayrılmasını, kalıntılarının da roketle uzaya fırlatılmasını emretti.
Bir sonraki günün sabahında, genç adam hücresine dönmüştü. General Torrent de aklından bir tutam daha yitirmişti.
Kendi adamlarına emir verdi. “O iti boğarak öldüreceğim, sonra da siz gece boyu hücrenin içinde nöbet tutup saniye başı bana rapor vereceksiniz!”
Rapor eline ulaştığında ise okuduğu her kelimeyi unutmak istedi. Gardiyanların gördüklerine göre gece yarısında hücrenin zemini titremeye başlıyor, ardından genç adamın canlı bedeni topraktan yükseliyordu.
Hücrenin zeminini kazdırıp derin bir çukur yaptırdı. Ne kadar derin kazdırırsa kazdırsın, genç adam topraktan yükselerek çıkıyordu. Buna çözüm olarak o hücreyi tamamen beton ile doldurttu. Bu sefer rutin yan hücreden devam etti.
İsyanı bastırma çalışmaları başlayalı Dünya zamanı ile iki ay olmuş ve hala son kalan generali öldürememişti. İmparatorun makamı onu rapor vermesi için baskı yapıyordu. Raporuna ne yazacağını bilmediğinden sürekli bahaneler uyduruyor, görevini bitirinceye kadar zaman kazanmaya çalışıyordu.
Bu sırada iki yüz gemilik devasa İmparatorluk armadasının bir avuç madenciyi iki aydır mağlup edemediği haberi sadece Callisto’nun geri kalanına değil, tüm güneş sistemine ulaştı. Farklı uzay kolonileri bu rezilliği “İmparatorluğun utancı!” manşetleri ile etrafa yayıyordu. XVII. Mussolini’nin beceriksizliği cihan boyu alay konusu edilmişti. İmparatorun utanç verici pozlarda çizildiği karikatürler veba gibi yayıldı.
Bu rezilliğin ardından armada, imparator emriyle Mars’a geri döndü. Bu, spekülasyonları hafifletmemişti. Ne de olsa, Torrent’in kampı hala B-8521’de kurulu halde duruyordu. Kampın durduğunu gözlemleyen diğer madenlerde muhtelif dedikodular yayıldı. Bazıları madencilerin bir kısmının hala madenin içerisinden savaşı devam ettirdiğine inanırken, diğerleri de astrolejyonerlerin, katlettikleri madencilerin hayaletleriyle savaştığını iddia ediyordu.
Armadanın uzaklaşmasından kısa süre sonra diğer madenlerde de isyanlar patlak verdi. Bir zamanlar idaresi oldukça kolay olan Callisto uydusu kısacık sürede askeri kruvazörlerle dolup taşan amansız bir cepheye dönüşmüştü.
İsyanı bastırmak için başlatılan mücadelenin yüzüncü akşamında General Torrent imparatorluk mührüne sahip bir ferman aldı. İmparator derhal Mars’a dönmesini ve Yeni Roma’da baş gösteren iç savaşta yerini almasını emrediyordu. O ise hala her sabah madenciyi infaz ediyor ve günün geri kalanını bu infazı nasıl kalıcı yapacağını araştırarak geçiriyordu. Utancı onu kirli ruhunun karanlık köşelerine hapsetmişti ve işini bitirmeden Callisto’dan ayrılmasına izin vermeyecekti.
Her şeyi denemişti. Genç adama ne kadar işkence ederse etsin, onu ne kadar öldürürse öldürsün, kalıntıları ile ne yaparsa yapsın, yeni güne gencin tertemiz bir halde hücresinde bulunduğu haberi ile uyanıyordu.
Yaşadıkları benliğinin tamamını esir almıştı. Her nefesini bu mesele için alıp veriyor ve attığı her adımda çözüm arayışı vardı. Bu süreç içerisinde tüm vücudu eriyip gitmişti. Giydiği kıyafetlerden kaburgaları gözüküyordu. Saçları dökülmüştü. Artık sabahlarını öldürerek geçirdiği genç madenciden kötü gözüküyordu.
Kendi acısından kaçıp haberleri dinlemek için radyoyu açtığında ise kabus devam ediyordu. Her geçen gün İmparatorluk yeni bir bölge yitiriyor, cihandaki gücünü biraz daha kaybediyordu. Bir zamanlar Callisto uydusunun tamamına hükmeden Yeni Roma, artık sadece üç maden kolonisine hak iddia edebiliyordu. Bu madenlerden biri de B-8521’di.
Bir sabah şırınga dolusu ilaçla yatırıldığı uykusundan top ateşiyle uyandı. Çadırından dışarı baktığında bir astrolejyonerin diğerinin cesedini sürüklediğini gördü. Plazma atışları askeri yerleşkenin plazma kalkanını delmeyi başarmıştı. Nereye baksa askerlerinin çığlık çığlığa etrafa savrulduğunu görüyordu. O an bile düşünebildiği tek şey genç adamı öldürmesi gerektiğiydi. Zihninin kontrolünü tamamen yitirmişti. Düşünebildiği ve düşünmeyi bildiği tek şey infaz rutiniydi.
Eşsiz bir odak ile yerdeki lejyonerlerden birisinin kemerine uzandı ve tabancasını aldı. Etrafındaki kaçışmalara aldırış etmeden cezaevine yürüdü. Üniformasını ve pelerinini kuşanmayı bırakalı çok olmuştu ama ilk defa cezaevine pijamaları ile giriyordu.
Plazma ateşlerinden paramparça olmuş gardiyanların arasından sakin adımlarla ilerledi. İsyancının hücresine varana kadar üstü toz ve kana bulanmıştı ama bir kez olsun gözlerini kırpmadı. Dibinde can çekişen askerleri istese de duyamazdı. Onun infaz etmesi gereken bir madenci vardı.
Hücrenin önü boştu. Kapısı açıktı. İçeri girdiğinde genç adam üstüne atıldı. İlk önce duvara toslayıp sonra yere kapaklandılar. Tüm gücünü yitirmiş olsa da mücadele etti. O yumruk attığında kendi elindeki kemikler çatlıyor, genç ona yumruk attığında dişleri dökülüyordu. Kan ter içinde verilen amansız bir kavganın sonucunda tabancasına ulaştı ve genci bir kez daha öldürdü. Kaburgaları ve bacak kemikleri kırılmış, çenesi paramparça olmuş halde hücrenin duvarına süründü. Dışarıda ölü halde yatan askerlerin birinin radyosunu duyabiliyordu. Tüm hareket kabiliyetini yitirdiğini anladıktan sonra hücre duvarına dayandı ve radyoyu dinledi.
Gününü İmparatorluğun çöktüğünü, XVII. Mussolini’nin kaçarken vurularak öldürüldüğünü ve Mars’taki sarayın bombalanarak tarumar edildiğini dinleyerek geçirdi. Hücrenin tüm duvarları yıkılmış sadece, beton zemini kalmıştı. Uzandığı yerden savaş hattını görebiliyordu. Gökyüzünde bir tane bile Yeni Roma kruvazörü kalmamıştı.
Saatler gece yarısını gösterdiğinde felçli bedeninin altındaki beton zemin titredi. Genç adamın taptaze bedeninin yerden çıkışına kendi gözleriyle şahit oldu. Yeni güne uyanan madenci derin bir nefes alarak doğruldu. Yerde öylece yatan generalin elinde duran tabancayı aldı, ardından hücrenin yıkılmış duvarlarının üstünden geçerek Jüpiter manzaralı ufka doğru yürüdü.
Generalin yapabildiği tek şey ise izlemekti.