Subscribe Now

* You will receive the latest news and updates on your favorite celebrities!

Trending News

Ruhsatsız

KİM BU UZAYLILAR? | Haris Şerif Bahadır
Öykü

KİM BU UZAYLILAR? | Haris Şerif Bahadır 

 

İnsanlık yıldızlara ulaştığında yepyeni bir âlemle karşı karşıya gelmişti. Daha önce sanılanın aksine kâinat sessiz ve tenha değil; kalabalık ve rengârenkti. Onlar ise hızla yayılan ve yayıldığı yerde kalmak konusunda oldukça inatçı bir türdü.

Nice gezegenin ve uydunun yerlileri, evlerine musallat olan bu yabancılara karşı mücadele ettiler. Ancak uzayın karanlığında istediği gibi süzülen insanlığın karşısında durabilecek güce sahip değillerdi. Bir zamanlar “uzaydan gelen işgalciler” hakkında fanteziler kuran insanlar, kendi masallarında bahsettikleri uzaylıların ta kendileri olmuştu.

Kan-4N uydusu, Kan isimli uzak bir gezegenin yörüngesinde yüzen bir gök cismiydi. Etrafını turladığı gezegenin elmas yağmurları vardı ve bu zenginliğini acımasız bir atmosfer ile koruyordu. Dipsiz ceplerini doldurmak isteyen Dünyalılar 4N uydusuna yerleşme kararı aldılar. Bu uyduya yerleşip araştırma istasyonları kuracak, Kan gezegeninin şartlarına uyum sağlamalarını mümkün kılacak teknolojiler geliştirecek ve ardından gezegene inip madencilik çalışmalarını başlatacaklardı.

Tek bir sorun vardı.

Kan-4N uydusu benzeri görülmemiş bir yaratığa ev sahipliği yapıyordu. Bu yaratık, arşa uzanan bir boya sahipti. En küçük hareketi etrafında kasırgalara ve zelzelelere yol açıyordu. Hazırlık gözlemlerine göre bu dev, gezegenin atmosferinden savrulan az miktardaki bakteriyle ve güneş ışığıyla besleniyordu. Gözlemlerin bir diğer bulgusu ise devin acayip “egzersiz” takıntısıydı. 4N uydusu büyüklük olarak Dünya’nın dörtte biri boyundaydı. Uydunun yerlisi olan yalnız dev de ağır adımlarla bu uydunun çevresi boyunca yürümeyi alışkanlık edinmişti.

Devin bu yürüyüşü en az üç yüz kez tekrar ettiği düşünülüyordu. Öyle ki uydunun çevre boyunca uzanan devasa bir vadi oluşmuştu. Bu vadi yükseltisi az olduğu ve gök cisminin merkezine yakın olduğu için yüzeydeki sert rüzgarlardan korunuyor bu da yaşama elverişli bir bölge gibi duruyordu. Kaçınılmaz bir yıkım söz konusu olmasaydı kolonileşmeye elverişli bir konum olurdu.

Elde edilen her bilgi insanlığın iştahını kabartıyordu. Uyduyu turlayan problemi ortadan kaldırdıkları an sonsuz zenginliğe ulaşacaklardı. Ardı arkası kesilmeyen toplantılar yapıldı. Devi ortadan kaldırmak için nükleer silahlar, uzay lazerleri gibi muhtelif ölüm makinelerinin işe yarayıp yaramayacağı tartışıldı. Yüzlerce ışık yılı uzaktan yaptıkları incelemeler, deve savaş açmanın ciddi bir kaynak israfı olacağını gösteriyordu. Bulgulara göre, bu devin kurşun ve lazer atışlarına dayanıklı bir derisi vardı. Nükleer seçenekler de uydunun yaşanabilirliğini tehdit ediyordu.

Uzun toplantıların ardından bir plan oluştu.

İnsanlık, devi yakından takip edecek ve onun ayağını yeni kaldırdığı bir bölgeye kurulacaktı. O zamana kadar elde ettikleri veriler hep uzaklık sebebiyle yetersiz kalmıştı. Düşmanı yakından incelemek, onu alt etmek için gerekli bilgilere erişimi sağlayabilirdi. Ayrıca bir turun tamamlanması yüzlerce Dünya yılı sürüyordu. Hesaplamalara göre insanlığın dertlerine deva olacak bir silahı geliştirmesi için fazlasıyla vakti vardı.

Gönderilen ilk koloni gemileri uyduyu turlayan heybetli yaratığı yakından takip etti. İnce manevraların ardından devin topuğunun yeni kalktığı bir bölgeye ilk astronotlar iniş yaptı. Zamanları sınırlı olabilirdi ama sınır bu kadar genişken endişe etmeye hacet yoktu.

4N uydusunun yüzeyine ilk koloniler inşa edildi. Beyin fırtınaları ve uzun süren toplantılardan sonra tüm koloniyi kapsayacak sivri bir yapının inşa edilmesi gerektiğine karar verildi. Böylece dev, koloninin üstüne bastığında kendi sonunu getirmiş olacaktı. Kolonicilerin bu plana olan güveni, özellikle önceki bulguları düşünüldüğünde, gizem konusuydu. Zirvesi vadiyi aşıp geçecek, kenarları da tüm koloniyi kapsayacak bu ihtişamlı koni sayısız mühimmatın delemediği deriyi delecek ve devi alaşağı edecekti. Plan ilk açıklandığında koloni dışındaki insanlık arasında ciddi bir münazara konusu oldu. Tepkiler artınca bunun geçici bir plan olduğu, uydunun yerlisinin nasıl mağlup edileceği ile ilgili daha iyi bir çözüm bulunana kadar idarelik bir proje olduğu savunuldu. Oysa koloni “idarelik” planlarından oldukça memnundu. “Mit Katili” ve “Hakimiyet Mızrağı” gibi isimler verilen projenin çalışmalarına başlandı.

İnşası süren dikenin maliyeti koloninin bütçesini aşıyordu. Uydunun yüzeyi gri bir çöldü, yüzeyin altı ise kaynak bakımından bereketsizdi. Bu sebeple malzemeler diğer gezegenlerden getiriliyordu ve yıldızlararası lojistik, koloninin cüzdanını sömürmeye başlamıştı. Koloniciler, bütçe probleminin çözümünü gezegende aradılar. Kan gezegeninin zeminine inmeden, toplayıcı uzay araçları göndererek atmosferden elmas toplamaya başladılar. Bu operasyonlar koloniyi hayallerinin ötesinde zengin etti. Vadide bir nokta gibi kalan küçük 4N kolonisi, yeni zenginlikleri sayesinde kısa sürede büyümeye başladı.

Koloni büyüdükçe dikenin tasarımı değişiyordu. Zenginleşen insanlar altından ve elmastan yaptıkları balkonlarında uzay manzarasını kapatan büyük metal bir yapı görme fikrinden hoşlanmamaya başladılar. Böylece dikenin malzemesi güçlü bir metalden, sağlamlık olarak daha zayıf ama estetik olarak daha şık, saydam bir kristale çevrildi. Hatta bazı maden baronları sarhoş halde çene çalarken “Dikeni elmastan yapalım! En sağlamı o değil mi?” diye kıkırdadılar.

Anlaşmazlıklar büyüdü. Dikenin inşası ile ilgili vizyonlar çeşitlenmeye başladı. Artık galaksi için ticari bir merkez sayılan 4N kolonisinin akıbeti, yakın çevredeki insanlığın tamamını ilgilendiriyordu. Her kafadan bir ses çıkıyor, her elden bambaşka bir tasarım dökülüyordu. Tüm bu kargaşa yaşanırken de sınırlar genişlemeye devam ediyor, dolayısıyla diken için gereken malzemenin miktarı -bu malzemenin ne olduğu konusunda da fikir birliği yoktu- devamlı artıyordu. Fikir ayrılıkları bölünmelere sebep oldu. Tek bir vizyon altında kurulan koloni artık yüzlerce farklı derebeyinin elindeydi. Sınırlar çizildi, duvarlar çekildi, gümrük istasyonları kuruldu. Herkes kendi bölgesini koruma peşine düştü.

Anlaşmazlıklar arttı. Kan gezegeninin yörüngesindeki toplama gemileri “yanlışlıkla” başka gemilere çarpıp onları “tesadüfen” etkisiz hale getiriyordu. Kaza olarak ifade edilen küçük çarpışmalar ciddi çatışmalara dönüştü. Toplama gemileri sadece savunma için gerekli olan cihazlarla değil, ciddi hasar gücü olan silahlarla donatıldı.

Kan gezegeninin atmosferi silah sesleriyle titredi. 4N’de yaşayan biri teleskopunu gezegene çevirse alevler içinde düşen gemileri izleyebilirdi. Çatışmalar savaşa döndü. Savaş da koloni sokaklarına sıçradı. Astronot giysisi kuşanmış askerler, lazer tüfekleri ile düşman bölgelerine sızıyor, rakiplerinin ticaret ve askeri kapasitesini imha etmeye çalışıyordu.

Sivil kelimesi antik bir kavram olmuştu. Et ve kemik sahibi her şey lazer ateşine hedef olabilirdi. Her bölge diğerini yok etmek için çabalıyordu. Toplama gemileri, koloni limanlarından kalkış yaptıkları anda indiriliyordu. Kan gezegeninin yörüngesi gemilerden arınırken 4N kolonisi metal mezarlığına dönüşmüştü.

Savaşlar şiddetlendi. Maden toplamak için inşa edilen gemilerin hurdaları eritildi, elde edilen metalden tanklar yapıldı. Zenginliği ve kalabalığıyla bilinen koloni, insanlığın uzak durduğu bir savaş alanına dönüşmüştü. Mühimmat bitti, elmas parçaları atan sapanlar icat edildi. Sapanlar yıprandı, parçalandı ve hurda oldu. Uyduda hurdadan başka bir şey kalmayınca savaş da hurdalarla yapıldı. Bir zamanlar su ve yakıt taşıyan borular sopa oldu. Araçların parçaları kalkan olarak kullanıldı. Vidalardan derme çatma mızraklar yapıldı. İnsanlık için gaye savaş olduğunda gerisi teferruattı. Koloniyi kuran kibirli bilim insanları yerlerini açgözlü ticaret baronlarına, onlar da kana susamış komutanlara bırakmıştı.

Koloniciler türdeşlerini katletmeye o kadar odaklanmışlardı ki öldürmeye ant içtikleri dev, turunu tamamlayıp onları ezip geçtiğinde yapabildikleri tek şey yok oluşlarını izlemek olmuştu. Dev, insanlığın harabelerini ezip geçerken hiçbir şey hissetmedi.

Gıdıklanmadı bile.

Previous

KİM BU UZAYLILAR? | Haris Şerif Bahadır

Related posts

Bir yanıt yazın

Required fields are marked *